BLOGGER'a TEŞEKKÜRLER DemotikE

15 Nisan 2008 Salı

Kabahat "nalıncının keserinde"

Sayın Ahmet Altan’ın, 12 Nisan tarihli (Laiklik için notlar) yazısını tekrar tekrar okudum.
Kaçırıp atladığım bir şey olmasın. Haksızlık etmiş olmayayım. Bu saygı duyduğum kaleme ayıp olmasın dedim.
Tabirimi bağışlayın, aydın dediğin gerçekten biraz da “fırlama” olur.
Hamingway, Soljenitzin, Marx Capital ve 3-5 siyaset bilimcinin kitabını okuyup; “Ben oldum arkadaş” deyip, mabadının nasır tuttuğu koltukta kalemi sorumsuzca sallamakla olmuyor bu işler.
Ümmetten devlete geçmiş bir ülkede;
“1950’ye kadar “tek adam” ve “tek parti” sistemiyle yönetildi.”
İfadesi, bir aydın olarak aymazlığın ötesinde sorumsuzluktur.
“Ondan sonra da açık ve kapalı darbelerle ordu hep iktidarın denetimini elinde tuttu. “
ifadesi, Kenan Evren darbesi (ki; o çok farklı bir olay) dışındaki tüm ülkece yaşanan gerçekleri yok saymaktır.
Darbelerdeki, fevri davranış ve bireysel hataları siz benim kadar bilemezsiniz.
Bu konuda, toplumda konuşulup dile getirilen olaylar benim “belgeli” notlarımın yarısı bile değil.
Ama bunu geçelim.
İdamın yanlış olduğunu hiç kimse ile tartışmam bile. Bunları da geçelim.
Peki, ordunun gidişata “dur” demesi. O dönemlerde iktidarlarca yenen herzelerin, akıl çizgisinde yada ülke menfaatleri doğrultusunda, bizim görmediğimiz, sizin tespit ettiğiniz “doğru” ne var?
Aklıbaşında, bir damla mürekkep yalamış “kim” darbeleri, demokrasinin askıya alınmasını kabullenebilir.
Ama başka bir gerçek var. Yaşadığımız ülkenin “yaşayan” gerçekleri.
“Bu sert Cumhuriyet kendi “değerlerini” kitlelere “eğitim sistemiyle” enjekte etti.”
Ama ne enjekte etmiş… Breh breh breh… O nedenle tüm ülke cumhuriyetçi. Tarikat ve cemaat diye bir şey yok. Ümmetçilik peşinde, cemaat peşinde koşan kalmamış..
“Cumhuriyet tarihimiz boyunca “silah” hukuktan üstün oldu.”
Ne demezsiniz. O nedenle bir cumhuriyetçinin evinde bile çakı dahi yok. Ama Radikal İslamcılar pompalı tüfekler, kalaşnikoflarla donatılıyor. Buna karşı cumhuriyetçilerin tek silahı ordu.
“Tevhid-i tedrisat kanunuyla eğitimi, Diyanet ile de dini kontrol etti.”
Diyanet konusunu geçelim. O tarafı hem doğru ve hemde ayrı bir tartışma konusu.
Peki “Tevhid-i Tedrisat”ın neyini beğenmiyorsunuz. Hangi ülkenin eğitim politikası yoktur.
Bu eleştirdiğinizin bir mükemmel ürünüde “siz” değil misiniz.
Size, mükemmeliyete açılan yolda, sorunsuzca ışık tutan hangi eğitim politikası idi.
“Halkın yolundan “sapacağından” korktuğundan “demokrasiyi” asla cumhuriyetin değerleri arasına almadı.”
Bu ülke kurulduğu günden bu yana, kaç sene “sol” kaç sene “sağ” iktidarlarca yönetildi.
Dış güçlere döşek seren, emperyalizmin at oynatmasına, bölücülerin hareket alanı bulmalarını sağlayan kimlerdi acaba…
Tüm sorumlu cumhuriyet…. Bu mudur. Bu kadar basit midir…
“Halkı, kalın çizgili dar bir çerçevenin içine hapsedip onu şekillendirmeye uğraştı. “
Ne demek canım. Zaten o nedenle daha hala bu ülkede ağalık, şeyhlik düzeni var.
O nedenledir ki zaten “kan davaları” hala sürebiliyor.
O çizgiler o kadar kalın ki, Müslüman işadamları ve Müslüman sermaye kavramları oluştu.
“Eğitimin ve dinin böyle sıkı bir denetim altına alınmasına, demokrasiye izin verilememesine rağmen “cumhuriyetin en önemli değeri” neden tehdit altında?
Neden halkın demokrasiyi değil de “şeriatı” seçeceğinden, laiklikten vazgeçeceğinden ürkülüyor?
Neden halkın “laikliği” benimsemediğinden endişe ediliyor?
Nerede, ne aksadı da cumhuriyetin “en önemli değeri,” halkın “en önemli değerleri” arasına giremedi? “

Aydın geçinen zümre, başta cumhuriyetle zaten barışık değilse, sırça köşklerinde ülke gerçeklerinden kopuk ahkam keserlerse, evrensel normlarla ülke gerçeklerini adam gibi ayırıp, doğru bir senteze varamazsa olacağı elbette buydu.
“Demokrasi ve demokratım” diyerek, ülke değerleri ayak altına alınmaz. Yok sayılıp, sorumsuzca eleştirilmez. Emeklemesini bilmeyen çocuktan yürümesini beklemek yada doğmamış çocuğa don biçmek olur bu ki; böylede oldu işte.
Demotike, tarikat ve cemaatlerin içine girip, kelle koltukta araştırma yapmıştır.
Siz, bu konuda hiç araştırma yaptınız ve bu konuyla ilgili olarak elinizi “taş” altına soktunuz mu?
“Ben, bu ülkeye “şeriat” geleceğine hiç inanmadım.”
Bu sözü hangi bilgi kaynağına dayanarak söylüyorsunuz.
Bu konuda data ve belgeleriniz nedir?
Yok….
Rahatlıkla “yok” diyorum. Çünkü ben içinde yaşadım.
Asla. Aydın geçinenler gibi; bilmediğim, “belgelerle” ortaya koymadığım bu konuda, ahkam kesmiyorum.
Ve, hep “laikliği” vurguladı.
Peki bunca kontrolden ve bunca yıldan sonra ne oldu?
“Laikliğin elden gideceği” söyleniyor.
Laiklik elbetteki “dağdaki çoban”ın akşama çocuklarının önüne koyacağı ekmek değildir.
Üretim rekoltesinide arttırmaz, tarladaki rençberin akşam ayak ağrılarınada iyi geldiğini görmedim.
Çünkü hap diye içilmez, melhem diye sürülemez.
Başka türlü bir ifade ile kişi laik olmaz.
Ama “dağdaki çoban” doğru bir laiklik uygulama ne anlayışı içinde bundan nasiplenir.
Sapla samanı birbirine karıştırmayalım.
Laikliğin, yıpratılması, aşındırılabilmesi için bu tür çalışmaları radikal İslamcılar yapıyor.
Ve ne ilginçtir, aynı temalar kullanılıyor….
"Bu ülke, hilafetin merkeziyken, “halife” tarafından “şeriatla” yönetilirken bile buradaki düzen diğer Müslüman ülkelerdeki şeriat düzenine benzemiyordu. "
Benzemediği için, tütün kullananlar, içki içenler, zina edenler sürüm sürüm süründürülüyordu.
Saray’ın izni dışında teknolojik gelişmeleri izleyen ve kullananlar (hatta sadece ilgi duydukları için) sürgüne gönderiliyorlardı.
Bugünkü Sultanahmet, o günkü adıyla At Meydanı’nda adam asılmayan gün mü vardı.
Zindanlarda, işkence aletlerinin yakın tarihlere kadar kullanıldığının belgeleri yok mu?
Başka ülkelerdeki şeriat düzenine benzemediği için “recm” taşlama, el – ayak kesme vardı.
Başka ülkelere benzemediği için kardeşini – akrabasını öldürenler – katlettirenler vardı.
Yedikule Zindanları’nın gerçek işlevselliği neydi acaba…
Burada bir tesbit daha gerekli; Bu konuda, aynı laiklik konusunda olduğu gibi yine tarikat ve cemaatlerde bu şekilde dile getirilip işlenir. Müridlere Osmanlı bu dil kullanılarak anlatılır, övgüler yağdırılır.
Yeter…
Dahasıda var ama çok uzun oldu.
Ne var ki; söylenecekler de söylendi diye düşünüyorum.
Bakın işte somut örnek budur.
Ülkemiz aydınının, cumhuriyetle ve laiklikle kavgası.
İşte bu ortam, radikal islamın pervasızca hareket etmesine imkan vermektedir.
Elbeteki, eştiri olmazsa olmazdır. Ama nerede, ne zaman, ne uslupta olması gerektiğini de bilen, en azından vatanına saygılı aydınlar yapabilir.
Başta devlet, kurum ve kuruluşlarına, ard niyetli bölücülerin ekmeğine yağ sürerek eleştiride bulunmak, vicdani sorumlulukları da taşımaktadır.
Son bir husus ve bitirelim:
Cumhuriyet – laiklik. Orada öyle yasalar çizgisinde olması gerektiği gibi. Duruyorlar.
Şu farkla; Zaman içinde iktidar olupta bu yazılı hüküm deyin, siyasi rejim yada doktrin deyin, yada daha basitinden yazılı hukuk maddesi deyin, ne derseniz deyin, bunları nasıl kullandınız.
İşte gerçek soru bu. Kim, cumhuriyeti-laikliği yanlış yorumlayarak kullandı. Kim çıkarlarına alet etti. Kim bugün bu değerlerin ayağa düşmesine vesile oldu…
Ama bu sorular zor değil mi…
Kimbilir, altından neler çıkar…
Fincancı katırlarıda ürkütülmemeli…
Neyin ne olduğunu aslında herkes biliyor ama,
Ah o “nalıncı keseri” ah. Bütün kabahat onda…
Dostçakalın.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Selamlar sayın hocam.
Kime? neyi anlatıyorsunuz?
"Bu cumhuriyet eskidi" deyipde "Yeni 2. cumhuriyet"ten söz eden kimler.
Acaba bu gencecik cumhuriyeti, felçli zavallı ihtiyar haline getiren kim?
Eline ve kalemine sağlık hocam, iyiki varsınız.

Demo dedi ki...

Sayın Çağlayan;
Önceki blog ortamındada sanırım bu "adı" kullanıyordunuz.
Çağlayan adını çok aradım ama bir yerlerde site olarak bulamadım.
Beni izlediğinizi anlıyor ve teşekkür ediyorum.
Kendinize ait bir adresiniz varsa verin (Yorumlar denetimsiz yayınlanmıyor. Bu nedenle, gerekli görürseniz adresinizi gizli tutabilirim.)Tabi böyle bir paylaşım istiyorsanız.
Dostçakalın.