BLOGGER'a TEŞEKKÜRLER DemotikE
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2009 Perşembe

Ramazan'da (Mukabele) konusu

Dini konularda yazmayı (siyasi açıdan ve siyasallaşan din konuları dışında) haddimi aşmamak adına yazmak istemiyorum. Evet netice olarak, ciddi bir bilgi birikimine sahibim ama bu kulvarda hareket etmek, olası ileri ve ciddi sorulara verilmesi gereken cevapları vermek noktasında belki de yeterli olmaya bilirim kanısını taşıyorum.
Yaklaşan Ramazan nedeni ile ilgili olduğunu sanıyorum, e-postama 11 adet dini soru geldi.
Bu arkadaşları bilgiye ulaşacakları kaynaklara yönlendirdim.
Fakat bir soru dikkat çekici idi:
“Ramazan ayında mukabele ülkemizde genellikle yanlış uygulanıyormuş. 2 dosta sordum yanlış olduğunu onlarda söylüyor ama doğru konusunda biraz farklı anlatıları var. Bu anlatıları size aktarmadan doğrudan DemotikE’nin bu konuda ne düşündüğünü, neyi doğru olarak bildiğini ……….. sevinirim.”
Soru aynen bu.
Kişisel düşünce ile yorumlanabilecek, yada farklı düşünce açılımlarını içeren bir konu değil bu. Dolayısı ile dini olarak adı konmuş, islamın nerede ise başlangıcından bu yana gelenekleşmiş bir uygulamaya şöylede yapılır, böylede yapılır filan denemeyeceği gibi. Bunu ben-biz böyle uyguluyoruz da denmez-denemez.
Evrensel, toplumsal yada bilimsel olarak ortaya konulan doğrular. Yine bu yapıları oluşturan eleman ve unsurlarca değiştirilmediği (ki; bilimsellik dışında pek mümkün değildir) sürece, yalnızca tek doğruyu işaret eder. İşte bu konuda, bu gerçeğin içindedir.
Kişinin; “Bu yanlış ama doğrusunu iyi bilmiyorum” gibi laf etmesi, yada doğru adına yine bir başka yanlışı savunması yada topluma-kişiye-kişilere sunması, zaten başlı başına bir hata ve bu bilgiye doğru diye bakmak inanmak büyük talihsizliktir.
Burada aslında başka usluplar kulanılabilir ama buna gerek görmüyorum.
Kıymetli dostum ve dostlarım. Mukabelenin ne olduğunu izah edeyim;
Kuran-ı Kerim 30 cüzdür.
En uygun olan (evla), 30 kişi bulunur ve her biri bir cüz alır. Okuma birlikte, aynı mekanda başlar ve biter. 30 kişi topluca 1 hatim indirmiştir. Bu Ramazan boyu her gün sürer ve sonuçta, 30 kişi topluca Allah’ın rızası için 30 hatim indirmiş olur. Ayrıca her kişide 1 hatim indirmiş olur. İşin aslı bu.
Gelelim, konunun hassas noktasına. Okuması olmayan nasıl okuyacak?
Eğer bu durumda bir kişi var ise bu durumda sayı 31 olmalı ve okuması olmayan her kişi için +1 artmalı. Örnek 30 okuyan 11 okuması olmayan. Toplam 41 kişidir gurup.
Şmdi buraya dikkat. Eğer Okuma bilmeyen varsa (kaç kişi olursa olsun) 1. gün 1. cüz sesli olarak okunur. Tüm katılımcılar dinler. 1. cüz bittikten sonra grup dağılmadan diğer 29 cüz okunur. 2. gün 2. cüz sesli olarak okunur ve uygulama aynen son cüze kadar bu şekilde devam eder. Bunun sonucu; “Rabbimizin, bu okuma bilmeyen ama gruba-grubumuza Allah’ın rızası için katılıp, Kuran-ı dinleyen kardeşlerimizinde bu çabasını hatim olarak kabul etmesini niyaz ederiz.” denilerek topluca hatim duası ile bitirilir…
Şimdi burada 30 kişilik bir gurup toplanamaya bilir. Bu durumda cüzlerin okunması ve sıralaması katılımcı kişi sayısına ve kişilere bağlı olarak kararlaştırılır.
Gurubun 30 kişiden eksik olması, okuma bilmeyen katılımcılar konusunda hiçbir farklılık getirmez. Okuma-yazma bilmeyenler için durum değişmezdir.
Hepsi bu…
Yani çoğu topluluklarda izlediğimiz; Bir kişi kuran okuyor ve diğer grup bu sözleri tekrar ediyor… Yada; Bir kişi okuyor ve grup bu okunanı Kuran sayfalarında gözle yada parmakla takip ediyor… Yada; Herkes Kuran’ı açmış birlikte baştan yada sure sure okuyor.
Hayır bunlar mukabele değildir.
Bu uygulamalar zaman içinde unutulmuş ama sona tekrar uygulamak ihtiyacı duyup, yeniden başlamalarda istemeden yada anlatının yanlış anlaşılması nedeni ile oluşan farklılaşmalardır.
Ayrıca topluca okuma (baştan başlayarak yada sure sure) bu adı mukabele olmayan ama topluca okumadan (cemaatle okumadan) Allah’ın vereceği bereket ve af nimetini beklemektir.
Dostça kalınız.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Fokur fokur kaynayan Kafkasya

Her gün internetten ulaştıklarımda dahil onlarca gazeteyi izliyorum. Ayrıca, ulusal ve büyük yerel ajansları da sürekli izliyorum.
Yabancı ajanslarda önemli altyazısı ile geçilen haberlerin pek çoğu, ülkemizde halkımıza ulaştırılmıyor.
Dünya çapındaki ciddi araştırma kurumlarının yaptığı araştırmalardan, başlayarak ülkelerin ekonomik dalgalanmaları, siyasi çalkantılar, dünya çeşitli ülkelerindeki terör, saldırı, suikast, ayaklanmalar, işçi hak arayış eylemleri hiç ama hiç biri yok bizde.
Halkımıza bu konularda genellikle bilgi verilmemesi için birileri bu haber musluklarını resmen kapatmış durumdayız.
Bilhassa, Rusya’dan kopmuş-ayrılmış, Müslüman yada içinde azınlık müslümanlar olan ülkelerin haberleri özellikle makaslanmakta.
Radikal İslam bu ülkelerde at oynatıyor. Bu yapıya bağlı terörist faaliyetler aldı başını gidiyor. Kafkas Dağları bölgesinde çok ilginç gelişmeler yaşanıyor.
İnguşetya çıktı şimdide. Zaten bir avuç İnguş var, onlarda teröristlerin elinde oyuncak durumuna düştüler.
Bu hareketlerin hepsi, Rusya’ya kazık. Sonra Rusya ayağa kalkıp, haklı olarak tokadı bastı mı, çığlık çığlığa; “Ruslar mezalim yapıyor”…
Yakında, “Ezilen İnguş kardeşlerimize yardım edelim” kampanyaları da düzenlenmek üzere. Camilerde, hukuken yasak olmasına rağmen ve ancak bölge din işleri müdürlüğünün onayı ile kontrollü olarak açılmasına izin verilebilen, ama bu uygulamanın rafa kaldırılmasından dolayı çığ gibi büyüyen mescitlerde; “Pamuk eller cebe” demeye başlarlar…
Kraldan çok kralcı dingillerimizde aynı İsrail-Kosova hatta Uygur bölgesinde olduğu gibi kendi web sayfalarında bunun bayraktarlığını da yaparlar.
Evet. Bölge sıcak. Fokur fokur kaynıyor.
Ama dilerim yanılırım. Bu kez çok çok çok acı olacak…
Olan yine bölge yaşayan halklarına olacak…
Dostça kalın.

16 Ağustos 2009 Pazar

Facebook

Bir süredir Facebook’ta dolaşıyorum.
Gördüklerim içimi kanatıyor.
Bu ortamın gerçek amacından uzak kullanılması bir yana, nerede ise kundak çocukları tarafından kullanılıyor olması gerçek bir facia…
Ard niyetli yıkıcı faaliyetlerin buralara malzeme taşıması, eğitimsiz gençleri zehirlemeleri başka bir dert.
Düşünüyorum da; ülkenin sahibi yokken bu ortamın mı ciddi sahipleri olacak.
Gençlerimizi izledim…
Şaşkınlar. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemiyorlar.
Gerçekten iyi niyetinden samimiyetinden emin olduğum gençleri takibe aldım ve izledim…
Kavram kargaşası yaşıyorlar.
Görsel basın olsun, yazılı basın olsun doğru dürüst eğitim almalarını ve gerçek anlamda bilgide yükselmelerini bırakın desteklemek, aksine köstek oluyor.
Bu pırıl pırıl gençler aile yapıları ve alışkanlıklar olarak da kültürel gelişimlerini başkaca kaynaklara yönlendirmek imkanından da yoksunlar.
Bu durumda tam bir çelişkiler yumağının içinde bocalayıp duruyorlar.
İçim acıyarak bakıyorum…
Aslında bir şeyler yapmak gereğinin farkındalar. Çorbadaki tuza katkıda sağlamak istiyor bu çizgide de bir şeyler yapmak istiyorlar.
Taşıdıkları, “ben” bunu yapmak gerekliliğini kendilerine bağırıyor.
Ve bu gençler bunun bilincinde davranış gösteriyorlar…
Ama işte gerçek burada.
Hangi taşı kaldırması gerektiğini bilmiyor.
Altında en zehirli sürüngenlerin olduğu taşları yerinden oynatıyor.
Onlara, yeni yaşam alanları sunuyor. Başka yere – yerlere taşınan altında akrep olan taşlar buralarda yeni koloniler kurabiliyor.
Hiç değilse birilerini kurtaralım diyor el uzatıyorsunuz…
Ne var ki; O gence o kadar çok uzanmış el var ki; Sizin elinizi görmüyor bile.
Ayrıca; basit mantıkla “O kadar insan yanlış, bir sen mi doğrusun” açmazında da kalmıyor değiller…
El kadar bir çocuk… Namus-onur-haysiyet-vatan konularında, çarpıtılmış-provoke edilmiş-istismarcı-yanlı yayınları sayfasında yayınlamak – yayınlayabilmek cesaretini gösteriyor, futursuzca bu küstahlığı yapabiliyor.
Ana yok baba yok…
Ben de çok şey istiyorum galiba.
Kişi kendisinde olmayanı evladına nasıl verebilir ki…
Dostça kalınız.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Şeriat ülkesinde ahlak dışı yasalar, işte Afganistan

Afganistan’da sessiz sedasız anayasa değişikliklerine gidildiğini, sonuçlarının ise genel olarak kadınların haklarının kısıtlanmasını getirdiği duyumunu almıştım.
Dün bu konuyla ilgili bilgi toplamaya başlayınca, çok ilginçtir faal gazetecilik yapan pek çok dostumun bile konudan haberi olmadığı gerçeğini gördüm.
Şimdi sıkı durun; dünyanın en ciddi ajanslarına bile dün öğleden sonra geçilmeye başlandı bu haber…
Ve başka bir gerçek; araştırmalarımızın ilk sonuçlarını, gerekli bilginin ayrıntılarını ülkemizdeki radikal İslamcı kanatlardan aldık.
Afganistan’da yeni yasal uygulamalar, kadınların elindeki nerede ise son denecek yasal olanakları da elinden alıp, tam bir “köle” haline getiriyor.
Tecavüze uğrayan kadına, tecavüzcü “bedel” ödemeyi kabul ederse. Suçu “yok” sayılacak.
Kocası ile anlaşmazlıkları nedeni ile yatmak istemeyen kadın aç bırakılabilecek ve hiçbir ihtiyacı kocası tarafından giderilmeyecek.
Kocası; “Akrabalarınla hiç bir surette görüşmeyeceksin” diyen kadın, buna kayıtsız şartsız itaat etmek zorunluluğunda.
Ne kadar çocuğu olacağı konusunda tek karar erkekte ve kadının sağlık koşullarını ileri sürüp, bunu belgelemiş olması bile kocanın çocuk konusunda verdiği kararı etkilemiyor.
Kadının ekonomik nedenlerle kocasından şikayetçi olması, kadının gerekçe olarak gösterebileceği bir şey değil.
Ayrıca; çocukların eğitiminden ve evleneceği kişiyi seçmekten kadını uzaklaştırıyor ve tek kararı erkeğin vereceğini de hükmediyor.
Sanırım çok fazla dava konusu olduğu için alınan başka bir kararda, kadının gezme – eğlenme gibi faaliyetlerini de kocasının iznine bağlaması.
Ve rezilliğin daniskası başka bir karar.
Bir soluk alıp öyle okuyun.
Şimdiye dek, çok eşli erkeklerin her kadın için ayrı oda açması gerekliliği vardı. Bu hükümde kaldırılıp; “Erkek imkanları nisbetinde kadınlara oda verir. Kadınlar imkanları dar olan kocadan “ayrı oda” isteyemez.
Ahlaksızlığa bakın. Yani koca bir odaya girdiğinde, (tabirimi bağışlayın) bir eli yağda bir eli balda olacak… Vay babam vay…
Daha başka şeylerde var ama emin olun hiç biri halkın yararına ve çıkarına değil.
Üstelik tam tersine…
Buyurun... Dini olduğunu söyleyen yönetimi görün.
Buyurun… Müslüman geçinenleri görün.
Buyurun... Şeriatın nasıl uygulandığını görün…
Dostça kalınız.
Az önce aldığım (düzenleme saati) bir habere göre, muhaliflerin(!) şiddetli baskısı nedeni bu değişikliklerin bazıları tekrardan düzenlenecekmiş.
Afgan halkı adına sevindim. Çünkü; karanlıkta 1 mum bile değerlidir.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Bakalım bu "toruna" kimler sahip çıkacak

AKP Kadın Kolları Başkanlığı, "kürtçe" bir sloganın yer aldığı “demokrasi manifestosunu” (!) geri çekmiş.
AKP antetli matbu evrakta, Kürtçe yazı ve slogan olması, gerek halkın tepkisi ve gerekse hukuki açıdan sorun yaratabileceği endişesi AKP yönetimini bu metni geri çekmek zorunda bırakmış.
Evet… Güncel haber bu…
Sanırım bendenizi izleyen yada ülkemizdeki doğruları yazan yazarları izleyenler, her zaman söylediğimizi hatırlayacaklardır.
“Tarikatlar sadece alevi tarikat ve cemaatler dışında olarak tamamen Kürt kökenlidir.”
Ülkemizde, radikal islamın iktidar olmasında dış kaynakların da desteği ile en büyük çalışma buralarda yapılmış ve hala yapılagelmektedir.
Halkımızın, manevi duyguları istismar edilerek, kandırılıp-aldatılarak kendi cenahlarına çekilmekte ve bu şekilde bizi kendi içimizden vurmaktalar.
Bunu defalarca dile getirip anlattık.
Tarikat ve cemaatlerin elleri çok uzun ve ekonomik güçleri devasa.
Sözde şeriat adı altında yönetilen faşist İslam ülkelerinin de desteğinin yanı sıra bölgemizde çıkar hesabı yapan gelişmiş ülkelerinde desteği, bu şer odaklarını daha bir cüretkar ve pervasız hale getirdi.
Ülkemize gelen Arap liderleri artık devletin gösterdiği mekanlarda değil, tarikat şeyhlerinin seçtiği mekanlarda ağırlanıyorlar.
Bu geri çekilen yazıya gelince…
Bu ve benzeri pek çok yazı ve diğer çalışmalar bu şer yuvalarında hazırlanıyor.
Eeeee….
Buradaki, kraldan çok kralcılar bazen böyle hatalar yapıyor ve kendilerini ele veriyor.
Olay açık seçik ortada ama bakmayın siz.
Bu koca ülkede kaç kişi bu gerçeğin farkında…
Bu yazımı kaç kişi okuyacak, anlayacak ve toplumla paylaşacak.
Hele bu blog ortamında.
Darılmak yok. Gücenmek yok. İğneyi önce kendimize batıralım.
Basit bir futbol takımında bile, 11 kişinin hepsi görevlerini ancak yaptıkları takdirde maçı kazanma şansı vardır. Burada 1 tek kişi görevini aksatsa-üstüne düşeni yapmasa başarı beklemek hayaldir.
Bizler; “Artık dönülmez yola girdik. Bu ülkede kötü gidiş durdurulamaz” derken, gerçekte kinayemizin ne olduğu açıktır.
Her kimse o…
Her ne ise o…
Her nasılsa o…
Birgün bu ülkeyi kurtaracak. Bu ülkeye bir şeycikler olmaz. Kimse bir şey yapamaz.
Derler ya; “En son babalar duyar”… Bugün bir kez daha söylüyorum.
Bu kız iğfal edildi ve bekle yakında “torunu” kucağına alacaksın…
Ama duymamak için elinden geleni yapana ne denir…
Göreceğiz… Bakalım bu gayrimeşru çocuğa kimler sahip çıkacak…
Anasına (vatan) kimler sahip çıkacak…
Dostça kalınız.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Müslüman geçinen İran gerçeğinden bir kesit

Bazen, bazı konularda sözün bittiği yer deriz ya...
İşte size kanlı canlı bir örnek, buyurun...
Bugünkü Milliyet Gazetesi'nden aynen alınmıştır.
Kerrubi’den gözaltında tecavüz iddialarının soruşturulması çağrısı
İran’ın reformcu cumhurbaşkanı adaylarından Mehdi Kerrubi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından çıkan olaylarda gözaltına alınan bazı kişilerin tecavüze uğradığı iddialarının soruşturulmasını istedi. Kerrubi’nin internet sitesindeki açıklamaya göre, Kerrubi, İran Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Başkanı Ayetullah Ali Ekber Haşimi Rafsancani’ye 10 gün önce yazdığı bir mektupta, bazı üst düzey yetkililerin kendisine gerçekten utanç verici konuları anlattıklarını, buna göre bazı genç erkek ve kadın tutuklulara tecavüz edildiğini belirtti.Mehdi Kerrubi’nin, Rafsancani’ye bu olayın araştırılması çağrısında bulunduğu ifade edildi.
Evet...
Yorum tamamen sizlerindir
Dostça kalınız.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Fitre ve zekat belirlenmiş(!)

Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunun yaptığı toplantı sonucunda; 2009 Yılı Ramazan ayının başlangıcından, 2010 Yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan sürede fitre miktarı 6,50 TL olarak belirlendi.
Fitre, 1 kişiye verilen ve 1 öğün yemek karşılığıdır.
Şimdi bunu günde 3 öğün ve aylık toplam 90 yemek olarak hesaplayın.
Ve asgari ücret miktarı ile karşılaştırın. Asgari ücret alıp, üstelik aile geçindiren insanların halini düşünün.
Yine bu hesaptan yola çıkarak emekli insanların halini düşünün.
1 emekli maaşı ile yaşayan karı koca, görüldüğü üzere ancak karnını doyurabilmekte.
Gerek emekli ve gerek asgari ücretle çalışan olarak geçinmek mucizeden de öte.
Geçtim kira gerçeğini ve asgari yaşam standartlarını. Görüldüğü üzere, 2 kişilik bir ailenin yemek ihtiyacının ötesinde faturalarını bile ödemesi imkansız.
Bu 6.50 TL. asgari geçim indirimi, emekli maaşları ve asgari ücretin belirlendiği kriterlere bakılarak ortaya koyuluyor.
Fakat bu ölçülere dikkatle bakıldığında, aslında bu kararın oldukça zor verildiği bu rakamın ortaya koyulmasında çok ter döküldüğü net olarak görülmekte.
Çünkü, rakam bu haliyle bile hiçbir ölçüye uymamakta.
Dediğimiz gibi fitre sadece 1 öğün yemektir.
Emekli maaşı ve asgari ücretler ise refah payı (!) dahil pek çok şeyi içermektedir.
Şimdi burada sadece yemek olarak hesap yapılacak olsa, 1.5 ila 2.5 TL arasında bir rakam ortaya çıkacaktı.
Bu rakam emekli ve asgari ücretlinin gerçeği…
Şimdi… Eğer bu rakam verilecek olsa 2 yerden balon yapacaktı.
1. Halk; “Bunu versen ne olacak vermesen ne olacak” diyecekti.
2. Fitre ve zekatlar, tarikat - cemaat lider ve yöneticilerinin emri ile müridlerce bir havuzda toplanmaktadır. Bu ülkede en az 20 milyon mürid olduğunu düşünün… Bu gelirin düşmesi kimsenin işine gelmez…
Fitre-zekat, başka ifade ile sadaka-i fıtır günümüzde artık geçerli değildir.
Ama anlatmaya çalıştığım gibi, tarikat ve cemaatlere ayrıca bir kaynak olduğu için gerçekler konuşulmuyor ve aksine ört-bas ediliyor.
Fitre ve zekatın verildiği dönemlerde, devlet yoktu. Halktan vergi alıp, bu vergiyi o toplumun ihtiyaçları doğrultusunda kullanan bir yönetimde yoktu.
Kabile toplulukları, ihtiyaç sahipleri için bu tür yardımlaşmalarda bulunurdu keza dinimizce emir olması da zaten bu nedene dayanmaktadır.
Oysa günümüzde, devlet; gerek ülke insanının ihtiyaçları ve gerekse ülke genel ihtiyaçlarını gidermek için her çalışandan, her hizmetten vergi almaktadır.
Örneğin; Kimsesiz çocuklar-Kimsesiz yaşlılar-yoksul vatandaş ve aileler için barınma birimlerinden, aş evleri ve sosyal destek unsurlarına kadar her şeyi yüklenmiştir.
Bu konuyu konuştuğum tarikat-cemaat önde gelenlerinin yaptığı papağanlığa sizinde alet olmamanızı dilerim.
“İyide… Devlet herkese, her ihtiyaç sahibine yetişemiyor ki…”
Sanki bunlar yetişiyor da ihtiyaç sahibi mağdur kalmadı…
Ayrıca vatandaş olarak bu beni-bizi hiç alakadar etmez. Çünkü; ben-biz görevimizi yapıp vergimizi paşa paşa ödemişiz. Burada bu verdiğimiz eğer gerektiği şekilde harcanmamış, ihtiyaç sahibine ulaşmamış ise bu tamamen yöneticilerin vebalidir.
Yüce kitabımızda; bu konuda yöneticileri çok ciddi uyarmaktadır.
Sözü gelmişken, yardımlaşma ile ilgili bir konuya daha değinip bağlamak istiyorum.
Peygamber Efendimiz; “Cuma namazlarına katılın” demiştir. Ve ardından çok ciddi bir söz söylemiştir; “Mazeretsiz 3 cumaya katılmayan bizden değildir”…
Peygamber Efendimiz yerden göge haklı idi.
Çünkü bu cuma namazlarında, bölgede yaşayan halkın durumu nerede ise tek tek ele alınır, ihtiyaç sahipleri belirlenir, topluca yapılacak çalışmalar konuşulur, kimin ne yapabileceği netlik kazanırdı.
Bu vesile ile ayrıca, bölge için stratejik kararlar alınır, fikirler ortaya koyulurdu…
Şimdi bir daha düşünün. Peygamber Efendimiz; “3 cumaya katılmayan bizden değildir” derken haklı mıydı haksız mıydı…
Haklıydı…
Ama bugün bu da, devlet, belediye ve yerel yönetimlerce üslenilmiştir…
Söylediğim ve anlattığım açık ve net…
Gerisi sizlerin takdir ve yorumunuza kalmıştır.
Dostça kalınız.

4 Ağustos 2009 Salı

Hamaney-Ahmedinejat gerçeği ve müslüman geçinen avanaklar

Radikal İslamcıların tüm dünya müslüman ülkelerindeki (o ülkeyi ele geçiren) yönetim ve idare takımı için; “Gerçekte dinle imanla hiçbir alakaları yok. Amaç sadece dinine saygılı ama bilgide kültürde ve dahası akılda eksik insan topluluklarını aldatarak-kandırarak, dini done ve temalarla uyuşturarak başta olmayı sürdürmek ve bu insanların sırtından sömürü sistemlerini yürütmek, çıkarları için kullanmak, bu uğurda dine aykılı tavır-davranış ve uygulamaları bile dinin gerek ve emri diye topluluklara hayasızca-ahlaksızca dayatmayı sürdürenler…” dedik ve diyoruz.
Burada aslında en zor ve hatta nerede ise imkansız olan, bu aldatılan-kandırılan-sömürülen dahası aşağılanan cahil topluluklara ulaşılamaması. Bunlarla konuşulup, sorunların ve gerçeklerin adam gibi paylaşılamaması. Önyargılar ve şartlanmalar bu kapıları açılması nerede ise imkansız şekilde kapatmış durumda ki; bunun böyle olması için bilhassa çaba gösterildiği gerçeği de asla unutulmamalı.
İşte buna bir örneği 2 gündür İran gerçeğinde yaşıyoruz.
Tüm gelişmelerden, yaşanan traji komik olaylardan, yaşanan çıkar hesaplarından bizlerin haberi elbette var ve oluyor ama bu pisliğin peşinde koşan dingillerin dünyadan haberleri yok.
Nasıl olsun… İzleyecekleri yayınlar bile kendilerine emrediliyor. Bu yanlı yayınlarda da gerçeklere asla yer verilmemekte…
Hatırlarsanız; Ahmedinejad’ın, “İsrail halkıyla dostuz” diyen dünürünü Cumhurbaşkanı Yardımcısı atamak istemesi üzerine, Hamaney’in başında lider olduğu muhafazakar geçinen kanat ayağa kalkmış, Ahmedinejad’a söylemediğini bırakmamıştı…
Kapalı kapılar ardında Ahmedinejad ve Hamaney konuştular. Gittikçe büyüyen muhalefet karşısında ellerindeki kaleleri kaybetmemek, çıkarları yitirmemek elbette önemliydi.
Anlaştılar ve Ahmedinejad bir açıklama yaptı:
“Biz, dini liderimizle baba oğul gibiyiz”…
İşte bu kadar… Halka sadece bunun duyurulması yetti de arttı bile…
Ve sonrasında; Ahmedinejad, dini lider Ali Hamaney’in onayıyla resmen ikinci kez İran Cumhurbaşkanı oldu. İki haftalık gerginlikte böylece son buldu.
Haber basınımızda bugün; “Ahmedinejad, dini lideri omzundan öptü” olarak yayınlandı.
Bu arada, unutulan, es geçilen bir husus; “Peki dünür ne oldu?”
Ne olacak… Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevine atandı bile.
Dostça kalınız.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Gözler hukuk devleti(!) görsün. Alın size yeni bir aklama daha...

13. ağır ceza mahkemesi Danıştay saldırısı davasının 1. Ergenekon davasıyla birleştirilmesine karar verdi.
Şimdi bu işin Türkçesini konuşalım.
Danıştay’a ve Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan gerici-yobaz saldırılara maske takıp gizlemek. Dahası bu dava ile ilgili olarak gerçek suçluların ekmeğine yağ sürmek ve onları korumuş olmak.
Bu ülkedeki gerçek vatanseverlerin uyduruk isnatlarla yargılandığı (aslında yargılayacak yada yargılanan da bir şey yok, bu insanların içerde tutulması gerekliliği söz konusudur) Ergenekon Davası’na bu davanın da birleştirilmesi tamamen oyun.
Gün gelip Ergenekon Davası düştüğü, içerdekilerin birşekilde (!) dışarıya çıkmaya başladıkları gün, diğer davaların artık lafı bile edilemez olacaktır.
İşte gerçek amaç…
Bu işin daha pek çok ayrıntısı var ama dahasını konuşmanın pek anlam taşıyacağını zannetmiyorum.
Sözün bu kadarını anlayan, zaten gerisini de anlar.
Sözün bu kadarını anlamayana-anlamak istemeyene neyi anlatsan zaten boş…
Dostça kalın.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Şeriat dedikleri keyfi uygulamalar

Suriye’li bir gazeteci bayan, arkadaşları ile gittiği bir restaurant da polis tarafından tutuklandı.
Daha sonra mahkemeye çıkartılan gazeteci bayana atfedilen suçlama; “Ahlak dışı kıyafet giymek”.
Neymiş bu ahlak dışı kıyafet?
Pantolon giymiş olması…
Sonuç: Şeriat mahkemesinin kararı; Kırbaç ve para cezası.
Evet… Bu haber bugün pek çok yayın organında vardı…
Ayrıntılar buralardan izlenebilir. Ancak özünü aldığım bu haberin üzerine bazı şeyler söylemek ihtiyacı duyuyorum.
Cahiliye dönemi, cahiliye dönemi deriz ama bu konuda gerçek bilgi sahibi iyi bilir ki bu tür uygulamalar o dönemde bile yoktu. Keza; kadına şalvar dayatması bu döneme rastlar.
Şeriat ve şer-i hükümler esasen tamamen din hükümlerine dayanır ve keyfiyete asla yer yoktur. Bazı çelişkili durumlarda şeriat mahkemeleri bile zamanın ehil din bilimci ve alimlerine müracaat ederek takva ve beyan istemek durumunda kalmışlardır.
Gerçek şeriat mahkemelerinin yasası Kuran-ı Kerim olmuştur ama ne yazık bu çok kısa bir süre uygulanabilmiştir.
Dini yönetimin despot ve totaliter yapısı Kuran ile çelişki yarattığı gerçeği apaçık ortaya çıkmaktadır çünkü…
Dinimiz asla bu tür yönetime izin vermeyip, tamamen demokratik bir uygulamayı yönetime emretmektedir…
Kanıtlar; Son din İslam ve son peygamber Hz. Muhammet’tir ama dünya nüfusunun çoğu Müslüman değildir…
Senin dinin sana benim dinim bana diyerek kestirip atmıştır…
Kimse kimsenin yaşam biçimine müdahale etmeyecek, bu konuda söz dahi (dedikodu) söylenmeyecektir…
Hayatını düzgün ve huzur içinde idame ettirmek için gerekirse dinini saklayacak, dini görevlerini yapmayacaksın. Böyle bir durumda; Kişinin kalp ve nefsine bakılır…
Adam olana insan olana, gerçekten bir şeyler anlamak istiyorsa bunlar yeterde artar bile.
Hoş… Kendimiz konuşup kendimiz dinliyoruz, çünkü; Kuran-ı Kerim şöyle buyurur:
“Onların gözleri kapanmış, kalpleri mühürlenmiştir. Onlar ki artık anlayamazlar”…
Dostlarım… Doğru yol için bile Allah’ın destek ve yardımına muhtacız.
Allah, irfanımızı arttırsın, doğru yoldan ayırmasın…
Dostça kalınız.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

İslamcı burjuvazi

Müstakil (tamamen tarikat ve cemaat yapılı olması nedeni ile üyeleri ve kendi yapısı içinde, Müstakil değil Müslüman kelimesi kullanılır) Sanayiciler ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) kurucu Başkanı Erol Yarar’ın Eyüp’te yapılan bir toplantı sırasında, basına verdiği demeçte; “Bu dernek eski ve yeni ayrımı (tanımı) ile yeni burjuvazi tabakası yarattı” sözleri konuşuluyor.
Başkan Ömer Cihad Vardan ise bu sözleri hem eleştirmeye ve hemde konuyu ört-bas etmeye çalışıyor.
Bu konuda çok fazla konuşmaya gerek yok.
Özal döneminden başlayarak, bugünkü iktidarla tavana vuran; faizsiz ve pek çoğu geri ödemesiz, 50 ve 70 yıllık kredilerin kimlere verildiği, nasıl verildiği, nasıl bir uygulamanın yapıldığı gün gelip belki ortaya çıkarsa (ki; hiç sanmıyorum) Yarar’ın sözünü ettiği burjuvaji gerçeği de tüm çıplaklığı ile ortaya çıkar…
Bunlar sözde Müslüman dini bütünler. Söze geldiği zaman “bir lokma bir hırka” derler ama bu kesimin sadece kullandığı binek araçlara bakmak bile, anlayana çok şey anlatır…
Tarikat ve cemaat liderlerinin bir ayağı artık köy köşelerinden çok uzak ve farklı olan Avrupa-İstanbul-Ankara-Akdeniz ve Ege bölgelerinde…
Büyük ağalar ise artık köylerini ve kendi bölgelerini buralardan yönetmekte. Çocukları şimdilerde kendi bölgelerini-yörelerini-köylerini bile tanımamakta…
Bu halkın, kendi eliyle ateşe koyduğu bu pilav daha çooook su kaldırır…
Dostça kalınız.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kalem kullanmak

Dün okuduğum yazısında, Hasan Cemal; “Demirel’in, Özal’ın ve Tayyib’in Kürt sorununu yüreklerinde ne kadar hissettikleri” konusunda fikirlerini aktarmış…
Düşündüm de; Güleriz ağlanacak halimize – Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış – Hem kel hem fodul – Ayranı yok içmeye gibi ve benzeri sözler geldi aklıma…
Sanki bu ülkede tam demokrasi uygulanıyor, sanki bu ülkede hukukun üstünlüğü ve yasalar istisnasız uygulanıyor, sanki bu ülkede insan hakları ve sivil toplum örgütleri yerli yerine oturmuş, sanki bu ülkede bağımsız yargı tam olarak işliyor, sanki bu ülkede basın-medya kültürel gelişmesini bihakkın tamamlamış. Daha sayayım mı? Ne dersiniz gerek var mı?
Evet… Bir ülkede azınlıklara verilecek haklar, ülke halklarının eşitliği ve kendi kültürleri çizgisinde bakılacak olursa, asgari bu doneler yerli yerinde olması gerektir.
Örneğin; İngiltere’nin “Birleşil Krallık” yutturmacası…
Yada Amerika, “Birleşik Devletleri” dolması…
Eeee… Adamlar mecburen sömürdükleri ülkelere (sözde fasulyeden) bayraklarını iade etti.
Bunun aksi olarak; ETA’sı, İRA’sı, Mormon’ları ve dahası neler yaşandı, ne acılar çekildi malum…
Ama ülkemizdeki Kürt olayına aynı pencereden bakamayız.
Zaten bu gerçeğin, bilenlerce saklanması-adam gibi dile getirilmemesi, çıkarı olanların birde üstelik ört-bas etmesi, dillendirilmesini engellemeleri, bu konuda bilgi ve kültür yoksunlarının çal-çene konuşmaları yada çala kalem yazmaları ve ayrıca ülkemiz üzerinden oynanan oyunları düzenleyen ve alet olanların, bu kaosu ve karmaşayı sürdürme çabaları işte bizi bu günlere bu noktaya getirdi.
Dostlarım…
Burada, kendimce bir çözüm yada yol haritası filan sunmaya kalkmayacağım.
Kaldı ki; bu siyaset bilimine ve ülkeler andlaşmalarına yada hukukuna da aykırıdan öte saygısızlık, haddini aşma olur.
Ancak; ben kimsenin duygularına, bağlantılarına, göbek bağlarına bakmadan doğrudan zaten orada öylece duran gerçeği ve asıl çözümü bir kez daha hatırlatacağım.
“Misak-ı Milli”…
Bu tek yönlü ve tek boyutlu değildir.
Ve… Misak-ı Milli sadece sınırlarla tanımlanmaz-tanımlanamaz…
Bu ülkede yaşayan azınlıklar bile bunu benimsemiştir.
Bunun en çarpıcı kanıt ve örneği; Türkiye’deki Yunanlılar “resmen rum” adını almış ve benimsemişlerdir. (Osmanlı döneminde rum kelimesi sadece yakıştırma idi ve Yunanlılar bu yakıştırmayı reddetmişlerdir. Osmanlı dönemini anlatan sayısız eserde bu konuya yer verilmiştir)
Bölgedeki aşiretlerin (akrabalık konusu) Hatay-Suriye tek istisnadır.
Kaldı ki; zaman içinde bu konuda çözüldü…
Burada diğer bir gerçek kanıt, ilk mecliste yer alan kişiler ve temsil ettikleridir.
Efendiler…
Cumhuriyet kurulduğunda, ülkemizdeki her cemaat “O” metnin altına imza koydu.
Gerçekler ortada…
Gerçek dedim aklıma geldi…
Demirel’i, Özal’ı, Tayyib’i kimler nerelerden ve neden bulup çıkardı.
Bu millet unutkandır. Kalem dediğin bunları hatırlatır.
“Yap” emri ile gelenden, hangi “yüreğindekini hissetmek”…
Dostça kalınız.

16 Nisan 2009 Perşembe

Askerimizin sözde "fırçası"

Bazı dostlar, sağ olsunlar “ne kadar yanıldığımı görmem gerektiğini” söylüyorlar.
Buna gerekçe olarak da; ordumuzdan gelen son açıklamayı işaret ediyorlar.
Ordumuza, haksız ithamlarda bulunuyor muşum. Falan da filan…
Hele ki; okumuş yazmış insanların “kör”lüğü beni deli ediyor.
Dünya siyasi geçmişine bile bakmadan, kör gözüm parmağına davranışlar da yıldırdı.
En basit örnekle, Fransa’daki giyotinleri bile gözden kaçırıyor bizdeki sözde aydın takımı.
Artık cevap vermekten bıktım usandım.
Gerçekte bu konu ile ilgili çok yazım olmakla birlikte, arşivimdeki en yakın tarihlisini (10 ay önce) seçtim. Buyurun, 1 harfine dokunmadan yeniden önünüze koyuyorum.
15 Haziran 2008 Pazar
Askerimizi yine kızdırdılar...
Evet…Şahsen beklediğim oldu.
Ordu yine; “Çık çık çık… Çok ayıp, bu yapılanlar yakışmıyor… Bakın bizi çok üzüyorsunuz…” dedi.
Yarın da; “Ama ayıp oluyor… Yapmayın böyle yaramazlıklar”…Öbürgün de; “Size o kadar, müsamahakar davranıp, başımızın üstüne çıkardık. Kadir bilinde bari orduya bulaşmayın. Bu size yakışmıyor. Bu hareketinizi alenen kınıyoruz” diyecektir…
Kırılan onca cama rağmen, askerimiz elindeki o topu kesmeyecek, bir baba şevkati ile yaramaz çocuklara iade edecektir.
Bu böyle bir süre daha sürüp gidecek, bizlerde “la havle” çekerek izleyeceğiz.
Ama bir farkla, orduya bulaşmalar daha bir dişli, daha bir cüretli, daha bir küstahça olacaktır.
Olmaması mümkün mü?Bugünkü, ordunun tavrı ile hayır.
Aydın geçinen vatan hainlerinin; “Aman demokrasiye bişi olmasın” feryatlarına kulak veren, gerçekte olmayan meclisimizde, sorunların demokratik çözümünü düşünenlerin dümen suyunda, baskı altında kalan ordumuz elbette bu yumuşak karnından yakalanacaktı.
Oysa; İç Hizmet Yasası tartışmasız olarak ordunun bu yumuşak karnından yakalanmasına, izin vermemektedir. Ama bu yasa neden uygulanmıyor anlamak mümkün değil…“Anlamak mümkün değil” şeklinde ifade ediyorum.
Çünkü; anladıklarıma, yine şahsım adına inanmak istememek için direniyorum.
Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, siyaset bir bilim dalıdır. Kendine özgü bir yapısı, ve bu yapının oda ve duvarları vardır. Bu yapı asla değiştirilemez bir özelliğe sahiptir.
Tercih olarak bu yapının herhangi bir yerini seçebilirsiniz. Kapitalizm salonu, Faşizm koridoru, Liberalizm odası, Komünizm bahçesi, Sosyalizm Terası filan gibi.
Ama kimse bu yapıya tünel açıp başka bir geçiş yapamaz. Kimse yeni bir eklemede yapamaz. Bu mekana, çekme kat filanda öyle mümkün değildir. Ayrıca bahçesine yada çevresine çadır filanda kurulması düşünülemez dahi.
Yalnızca, yine tercihlere göre odalar arasında gezilebilir. Buradaki bazı değerler başka odalara taşınabilir. Bu değerleri taşıma işi de her odanın sahiplenenleri arasında zaten bazıları tarafından yapılmaktadır. Zira bazı sahiplenenler diğer odaların yerini bile bilmemekte olabilmektedir.
Şimdi, bu yapıdan çıkan insanlar yola çıkarken avludaki kürsüde bir konuşma yapar ve yol haritalarını ortaya koyarlar. Bu ortaya konulan yol haritaları, bellidir. Bu çıkılan yollar bellidir. Gidilecek menziller de bellidir. Ulaşılacak noktalarda. Burada birileri kalkıp; “Yok biz yolun burasında şuraya sapacağız” diye bir şey asla söz konusu olamaz.
Tam burada bir soru; “Peki bu yolu değiştirmek hiç mi mümkün değil. O zaman bu demokratikte olmaz…”Evet. Elbette farklı yollar seçim hakkı vardır. Ama çok önemli bir şartla. Önce geri dönecek. O avludaki kürsüye tekrar çıkacak ve yeni yolunu açıklayacaksın.
Siyasetten gerçekten anlayanlar bu anlatımımı çok iyi anlamışlardır. Ama ben biraz daha DemotikE olayım.
Siyaset raylarındaki hareket eden trenlerin yolları değişmez. Hattı ve durakları bellidir. Bu hareket eden trene binen Eskişehir yerine İzmir’e gitmeyi göze alır mı dersiniz. Yok böyle bir şey… İşte bu nedenledir ki, ordumuzda zaman kaybetmekte, ve hareket eden trenin makas değiştirmesini beklemektedir.
O makaslar çoktan kaldırılıp atıldı. O raylar çoktan tek yönlü hale getirildi.
Ve bilmem ordumuz görüyor mu ama o tren var ya….
Tam kışlanın üzerine ve tam yolla geliyor…
Dostçakalın.

7 Nisan 2009 Salı

Seçim sonuçları ve "karamsarlık" eleştirileri

Bir mahalli seçim dönemini geride bıraktık.
Ülkemiz için acı ve korkunç tablo, çok açık ve net olarak önümüze çıktı.
Yapılan seçimlerin genel seçim değil doğrudan mahalli seçimler olduğu ve mahalli seçimlerin genel seçimlere kıyasla farklı bir yapısı rüzgarı olduğu gerçeği ve orantı hesaplarını bu gerçekten hareketle yapmak gereği her nedense bu seçim sonunda tamamen unutuldu yada unutturuldu.
2002 seçimleri sonuçları aşağıda;
Küsuratları olan bu üç partinin sadece net sayılarını (oy oranlarını) veriyorum.
AKP % 34 – CHP % 19 – DEHAP % 6
Ve mahalli seçimle önümüze dökülen rakamlar
2009 mahalli seçimleri;
AKP % 38 – CHP % 23 – DTP % 11
(Not: Birileri kasten ve ısrarla, gerçeğin aksine DTP % 4 yalanını uyduruyor. % 4 olmuş olsa bu belediye kazanımı mümkün mü?.. Burada hesap başka. Zaman olursa bu hesabın ne olduğunu da ayrıca yazacağım.)
Evet kazanılan belediye sayısına gelelim;
AKP 493 – CHP 181 – DTP 58
Ve tam burada hemen ekleyelim önceki mahalli seçimde DEHAP sadece 6 belediye almıştı…
Şimdi önümüzdeki bu tabloya rağmen; “AKP kan kaybetmiştir – AKP’de oy kaybı var – AKP inişe geçti – AKP’nin burnu sürtülmüş oldu” filan gibi saçma sapan yaklaşımlar artık resmen asabımı bozuyor.
Bakın…. Hep söyledim yine söylüyorum.
Tarikat ve cemaatler tamamen Kürtlerin ellerinde.
Ve her geçen gün bu cemaatlerin yapıları her açıdan büyüyor ve hele ki mürid sayıları baş döndürücü şekilde artıyor.
AKP ve diğer radikal İslamcı partileri asla ama asla bu tarikat ve cemaat ilişkilerinden uzak tutmayın. Başta AKP islamcı partilerin tamamı bu hamurun içindedir.
Yazılarıma bakın.
“Bu mahalli seçimlerde Kürtler (doğrudan tarikatlar) kendi bölgelerinde AKP yerine DTP’ye oy verecekler demiştim.” İşte bu oldu.
Başka bir ifade ile, ülkemizde radikal islamcılar azalmadı aksine çoğaldı.
“Karamsar davranış ve tavırlarım”dan şikayet eden dolu…
Üzgünüm.
Ben sizler gibi gerçeklerden kopuk yaşamıyorum. Ben sizler gibi olmayan pembe hayal ve tablolar peşinde de koşamam. İyimserlik adına toplumdan gerçekleri saklayamam ve gerçek olanı ört-bas edemem.
İşte size net bir örnek ve bağlayalım konuyu;
2007 de bir tarikat şeyhinin Anadolu’daki mekanına haftada toplam 5-6 otobüs gitmekte idi.
Bugün o mekana günde ortalama 7 ve hafta sonlarında (cumartesi – pazar) yine ortalama 20 otobüs gitmekte..
Kan kaybının olduğu doğru.
Ama bu kayıp doğrudan cumhuriyetçilerde…
Dostça kalın.

31 Mart 2009 Salı

29 Mart seçimlerinin gerçek sonucu budur

Evet…
Bir seçimi daha geride bıraktık.
İki gündür izliyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor…
Ama duyulması gereken “ses” yok…
Bugün, söylenecek ve konuşulacak gerçekte çok şey olmakla beraber, ben oldukça önemli olan bir tek hususa değineceğim.
Tüm radikal İslamcı partiler (kabaca) ortalaması;
(Cumhuriyet yerine şeriat isteyen ve tarikat cemaat liderlerinin ayakları altında paspas olan Müslüman geçinip, hep şerefsizliğe bulaşanlar.)
% 50
Tüm Faşist partiler (kabaca) ortalaması;
(Sözde milliyetçi görünüp, siyaseti ve Türkiye gerçeklerini fark edemeyen bilgisiz cahiller.)
% 20
Tüm vatan haini bölücü partiler (kabaca) ortalaması;
(Güneydoğu’dan başlayarak ülkenin her yanında hainlik ve alçaklıklarına aralıksız devam eden başka ülkelerin oyuncağı olan eğitimsiz ve “hiç” kimlikli insan müsveddeleri.)
% 15
Geriye ne kaldığı(!) ortada….
Seçimin gerçek sonucu olan önümüzdeki tablo budur.
Dostça kalınız.

5 Şubat 2009 Perşembe

Tunceli'ye giden 5 TIR ve gerçekler

AKP’nin, Tunceli’ye yaptığı beyaz eşya kampanyası kapsamındaki yardım konuşuluyor.
İktidar için, çetin rakipler olan Kamer Genç ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgesi olan Tunceli’de bu atak CHP’de kazanı kaynatıyor.
En fazla güldüğümde; “Bu, AKP’ye puan kazandıracak” hayıflanmaları.
Sanki bu dağıtım olmasa sonuçlar farklı olacak…
Bu dağıtımın gerçek amacı zaten Tunceli’de işi sağlama almak değil ki…
O seçim, daha şimdiden zaten kazanıldı.
Seçimle işin resmiyete dönüp, ciddileşmesi sadece seçim presedürünün tamamlanması gerekliliği, hepsi bu.
Bu yardım adı altındaki dağıtımın gerçek amacı başka.
Hep anlatıyoruz…
Radikal İslamcılar devasa paralar toplamakta.
Bunun minik parçaları dağıtılmazsa olmaz. Daha düne kadar Filistin’e yardım diyerek milyon dolarlar tarikat ve cemaatlerin cebine indi.
Bu işler sanıldığı gibi o kadar kolay olmuyor. Müslümanım deyip adam dinden çıkmış, yalan ve iftira yaşamının bir parçası haline gelmiş. Dönen dolapları bildiği halde, müridlerden hem gizlemek zorunda ve hemde aldatılan insan sayısını arttırmakla görevli binlerce insan var çevrelerinde.
Bunlar elbette beslenmeli. Bu insanların sırtları elbette sıvazlanmalı. Ve elbette bu insanların ağızlarına birer kaşık bal çalınmalı. Bu olmazsa olmaz…
Yani sonuç olarak bu mallar, valiliğin ve belediyenin açıkladığı gibi ihtiyaç sahiplerine filan gitmiyor.
Sadece yandaşlara gidiyor.
Şimdi bu noktada, herkesin yanılgıya düştüğü 2 hususa değinelim.
İlki şudur; Belediyeden yardım alan ihtiyaç sahibi kişiler sefalet içindedir. Bu insanlar günlük bir lokma ekmeklerini belediye yardımlaşma aş (yemek) evlerinden alırlar.
Şehir, il ve ilçelere göre farklılık gösteren para yardımı alırlar. Bu 100 liradan başlar ve 400 lirayı asla geçmez. Bu garip nasıl olacakta bu beyaz eşyaları kullanacak? Fırın alsa yemek mi pişiyor evinde?
Çamaşır makinesi yada bulaşık makinesi alsa, acaba hangi eşyası var ki yıkasın…
Ya halılar mobilyalar? Onlar hangi eve konacak? Bilgisayarı kim kullanacak?
Hadi… Bu cevapları sizler verin.
Gelelim ikinci hususa;
Yandaş işyerlerinden toplanmış çoğu defolu ve iade edilmiş eşyalar. Çok az kısmı ise kalitesi yerlerde sürünen mallar.
Çürük çarıktan vergi avantajı kazanıp ellerini ovuşturanlar bir yanda…
“Fitre ve zekatımı bu şekilde ödemiş oldum” diyenler öbür yanda.
Bu arada, hesap kitap sorulmayan vakıfların iç ettiklerine bu tür çalışmaların kılıf olması da cabası…

İşte… İktidarın, Tunceli’deki 5 TIR dolusu buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, bilgisayar, şofben, halı ve mobilya malzemesi dağıtımı hikayesinin aslı bu…

Dostça kalınız.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Davos-İsrail-Coca Cola

Erdoğan, Davos’ta aslanlar gibi kükredi.
İsrail’e, ağzının payını Erdoğan verdi.
Simon Perez’i, köşeye sıkıştırdı.
Erdoğan, dünyanın (bilhassa Arap) sesi oldu.
Evet…
Davos ve yaşananlarla ilgili soru yağmuruna tutuldum.
Netice olarak şimdi ne olur?
Hiç…
Asla değişen bir şey olmayacaktır.
Hep söylüyorum, dilimde tüy bitti.
Siyasette duygusallığa yer yoktur. Olamaz…
Bu sadece bizim cahil-bilgisiz insanımızın basit bakış açısı.
Bu konuda çok fazla konuşmaya değer, pek bir şey olmamakla beraber, birkaç hususa değinip bağlayayım.
Sen; “İsrail ürünlerini boykot edelim” diyorsun.
Devletin, İsrail’le ikili ticari ilişkiyi kesebiliyor mu?
Askeri ve bölgesel anlaşmaları askıya almak gibi bir lükse sahip misin?
Bu tür çıkışlar, ABD olsun Avrupa olsun ve doğrudan İsrail kanadından olsun, Filistin bölgesel politikalarını ve onun altyapısı olan BOP projelerini değiştirebilir mi?
Bölge dinamik konjonktürü olarak İsrail ve Türkiye’nin genel olarak içinde olmaklığını gerektiren birlikteliği bozabilir mi?
Yine bölgesel askeri güç dengeleri olarak, bu iki ülke başı çekerken bir birleri ile ayrışması yada zıtlaşması söz konusu olabilir mi?
Uluslararası işbirlikteliği anlaşmalarını hangi ülke yok sayıp, rafa kaldırabilir?
Gerek İsrail’in ülkemizdeki ve gerekse ülkemizin İsrail’deki yapılanmış sermayesini kim yok sayarak, yada önemsemeyerek söküp atabilir?
Dahası var ama siyaset bilimine pek kafası yatmayan halkımıza bunları anlatmak, öyle pek kolay değildir. Çünkü, bu konuda alt yapısı yok.
Burada birde internette çarşaf gibi sayfalarla yer alan, halkımızın aldatılarak, kandırıldığı aptalca anlatıların olduğu, Coca Cola’nın gerçeğine gelelim.
Neymiş efendim, Coca Cola tersten okunduğunda; “Muhammed yok – Mekke yok” muş…
Arapça yazıp okumayı bilmeyen için, bu görüntülere bakıldığında buna inanmamak nerede ise mümkün değildir.
Ama işin aslı bu değil.
Arap alfabesindeki harf yapıları dünyadaki hiçbir alfabede olmayan bir özellik taşır.
Kaligrafi sanatının en büyük nimeti bu alfabenin harfleridir.
İstediniz gibi eğip büker şekilden şekile sokabilirsiniz arap harflerini. Harf yapısı itibari ile anlam (harf anlamı) kolay kolay değişmez…
Burada (arapçayı iyi bilirim) harflerle kaligrafik olarak oynandığı net ve açık olarak ortada.
Eğer arapçayı (kaligrafik olarak) bu şekilde yorumlamaya kalkacak olursak. Daha pek çok çeşitli metinlerin, marka adlarının (Arapça olarak) farklı anlamlarını yakalayabiliriz.
Ben, şöyle bir saat kadar bir zamanımı verdim bilgim (kaligrafi) kadarı ile bir araştırma yaptım.
Arapça harfler kaligrafik olarak değiştirildiğinde, bakın sonuçlara:
NICE=Soysuz.
Adidas=Kitaba inanmayan.
ABD=İnançsız.
TURKIYE (i ve ü yok) = Yalancı-Sahtekar.
Surıye (i yok) = Hafif kadın.
Ice Cola = Muhammet yok mümkünmü.
Bunlar yeterli bilgi vermiş oldu mu bilemem.
Coca Cola’nın satıldığı ülkelerde kaç kişi bu anlamı bilerek içiyor?
Bu ülke insanları Arapça biliyor mu?
İsrail o kadar geri zekalı ki; Bunu yaparak, kazanç yolunu kesecek. Kendi kendisini kazıklayacak öyle mi?
Bir deli kuyuya taş atmış, 10 akıllı(!) çıkarmaya çalışıyor.
Hesap o hesap…
Dostça kalın.

30 Ocak 2009 Cuma

Bu ülke insanının şikayet etme hakkı yok (2)

Dün dostlarımın bazıları ile bir araya gelme imkanı buldum.
Muhabbet ve söyleşinin temelini kısa ve öz yazmak oluşturdu.
Üç boyutta düşünce sahibi için bu kolay elbet.
Hem yazmak ve hemde okuyanın anlaması için kolay.
Ama burada önemli olan okurun, bu kabiliyeti olması gerekliliği.
Bu ülkede herkesin üç boyutlu düşünebilme kabiliyeti olduğu söylenebilir mi?
Sözün sonunda, bugün yazdığım (dün) yazının “Bu ülke insanının şikayet etme hakkı yok” en kısa yoldan fıkra olarak anlatımını vereceğim dedim.
Bugün sözümü tutup bunu yapıyorum.
Yorum sizlere kalmış.
* * *
Temel ile İdris İstanbul’da gezinirken
bir turist gelip kendilerine bir adres sorar.
Turist; İngilizce sorusuna yanıt alamayınca,
Almanca - Fransızca ve İtalyanca olarak da sorar
fakat bizimkiler yine anlamaz...
İdris:
”Ula Dursun bir yabancı dil ögrenemedik cittu” der.
Dursun:
”Haçen get işine, neye yarayacak ki.
Cörmeymisun?
Ula adam dört dil biliy yine derdini anlatamiy”.
* * *

Evet…
İşte dünkü yazının kısası bu.
Boyutu(!) okura kalmış.

Dostça kalınız.

29 Ocak 2009 Perşembe

Bu ülke insanının şikayet etme hakkı yok

Hayatından, günlük hayat şartlarından şikayet etmeyen yok.
Ağlayıp sızlamayan, “Faturalara yetişemiyoruz” diyen çok.
İşsizlik nedeni ile millet, pek çok aile açlık sınırında…
………
Peki. Ağlaşıp yakınmaya hakkımız var mı?
………
Yerli malı kullanalım diye bas bas bağırırken, bizi kim dinledi.
Tarım ülkesi olduğumuz için, Mustafa Kemal en doğru tespiti koyup; “Köylü bu milletin efendisidir” sözünü bugün bile koskoca ülkede kaç kişi anlayabilmiş durumda.
“Ben, zengini severim” diyebilen, bu küstahlığı gösteren başbakan parçasına; “Haddini bil, ağzından çıkanı kulağın duysun” diyen oldu mu.
Dünyanın en pahalı elektrik, su, havagazı, telefon, doğalgaz gibi olmazsa olmazları için, hangi sivil toplum yada muhalefet; “Bu uygulanamaz. Bu halka zulümdür” dedi.
Gelen bir askeri darbe sonrasında, emekçi-işçinin hakları gaspedilip, sosyal haklarının elinden alınması üstüne; “Kardeşim, sen ülkedeki siyasi kaosu çözmek ve siyasi istikrarı sağlamak için mi, yoksa kapitalistlere hizmet için mi yaptın bu darbeyi?” diyen mi oldu.
Sendikalar, kapitalistlerce ele geçirilip yada işverenlerce kurulan “sarı” sendikalar boy gösterip, gerçek sendikaları teker teker yutarken bu milletin aydınları ne bok yiyorlardı acaba.
Ülkemizdeki binaların %79’u ruhsatsız, kaçak yani hukuk dışı. Bu durumdan dolayı ağlaşmalar yakınmalar diz boyu ama konuya el atan, çözmeye çalışan mı var.
Geçtiğimiz son üç ay içinde en fazla Ümraniye olmak üzere İstanbul’un Kadıköy hariç tüm ilçelerinde toplam 7 bin kaçak bina yapıldığını kaç kişi biliyor ve çözüm arıyor.
Yine İstanbul’da düne kadar çöplük alanı olan bölgelerde toplu konutlar inşa edilirken hangi aydın yada sivil toplum örgütü; “Siz, ne yapıyorsunuz” deyip, konuyu yasaların-hukukun önüne koydu.
Dünyanın en ağır vergileri bu ülkede emekçinin sırtında. Örneğin; 33 işçi çalıştıran bir işyerinin bu 33 işçisi, yılda (kabaca bir ölçü) 360 milyar lira öderken, o işyerinin yine yıllık sadece 55 milyar lira vergi ödemesini hangi akılla izah edebiliriz.
Daha öncede söyledim. İşçi ve emekçi ülkesinde kapitalistlere (sağcılar) oy vererek, kara kapitalizme (sermaye) hizmet eden bu halkın kendisi değil mi…
Bizler; “Kapitalizm-sağcılık her zaman dış kaynak ve destek bulur” dediğimizde, bizi dinleyen mi oldu.
Dünyada sadece ve sadece bizim ülkemizde, işverenin baskısı ile solcu hükümetin düşürüldüğü, yıllar sonrasında dış kaynaklı olarak yine dünyada ilk kez bir sol parti içine yıkıcı kişiler gönderilip içeriden çökertildiğinde hangi aydınımız kalkıp ta düzgün bir eleştiri koydu ve bunu halkımızla paylaştı.
Şerefsiz, onursuz ve haysiyetsizce “tü kaka” dediğimiz Avrupa ve Avrupalının dijital ve teknolojik oyuncaklarına saldırdık. Gelişmişlik ve “adam”lığı bunlarda aradık.
İşimize gelenleri baş tacı ederken, Avrupalının düşünce yapısı ve kafasına sırt çeviren, her şeyi bildiğini “adam” olduğunu sanan çok bilmişler bu ülke insanı değil mi.
Din-iman-Allah-kitap dendiğinde bunları kimselere bırakmayan ama şerefsizce ve alçakça bu ülkenin ortak malı üzerine kaçak bina yapan yine bu ülke halkı değil mi.
Benim insanım açlık sınırında işsizlikten kıvranırken, evinin hizmetçiliğinden tutunda, iş yerlerinde ve çeşitli çalışma alanlarında “bedava ve vergisiz” çalıştıkları için Moldovyalı ve Romanyalılar başta olmak üzere, kaçak işçilere kucak açan yine bu ülke insanı değil mi.
Zaten günde 80 lira kazananın çok az olduğu ülkemizde, bu 80 liranın ne kadarı vergiye gidiyor biliyorsunuz. Peki. Evine aldığı hizmetçiye vergisiz 80 lira ödeyen alçaklar bu ülke insanı değil mi. Ayrıca bu 80 lira, çalıştırılan yabancı kaçak işçi olduğu için bu paranın yurt dışına kaçan kısmını düşünmeyenlerde yine bu alçaklar değil mi.
Hem keliz, hem foduluz.
Ağlamaya ne hakkımız var.
Kapitalist ekonominin yarattığı,”kendini tüketen” tüketim toplumuna gelelim.
Ekonomik olarak kıçı boktan kurtulmayan evladı, “illaki ayrı ev açılacak” diyerek borç bataklarına sokup, yıllarca iki yakası bir araya gelmeyen bu toplum insanı değil mi.
Açlıktan nefesi kokan kız ana-babaları; “İlla zengin kocası olsun” diyerek, hayasız isteklerle erkek ailelerini “kız istemeye” korkar hale getiren yine bu toplumun insanı.
Hastalıkta ve sağlıkta, varlıkta ve yoklukta diye başlayan evlilik bağları çıkar birlikteliklerine dönerken, zor yaşam koşulları “destek” gerektirirken, boşanmaların tavan yaptığı ülke bu ülke değil mi.
Evde çoluk çocuğu aç, yarım pabuçla dolaşırken kendi altında son model arabası olan, bunu yapabilen haysiyetsizlerde bizim insanımız.
Türkiye… Bir tek memleket… Ama gerçek İstanbul-Ankara ve İzmir’li hariç tüm diğer şehir insanları şehir ve yöreleri için; “Bizim-benim memleket” dediği başka hangi ülke var.
Şehirde ancak yaşayan ama asla şehirli olamayan dingiller bu ülke insanı değil mi.
Büyük kentlere göç edip, köyünü (geçmişini) aslında unuttuğu halde rezilce toprakçılık yapan da bu ülke insanı.
Eşkıyaya, vurdu kırdıya, mafyaya özenti gençleri yetiştiren bu toplumun insanları değil mi.
Sokakta “abi” muhabbeti yapabilen kızların ailesi, ağzından küfür eksik olmayan, üstelik bu şerefsizliği “erkeklik” sayabilen bu insanlar bu ülke insanı değil mi.
Evinin faturalarını ödeyemediği halde, kadınların altın-para günlerinde gösteriş ve fiyakada başı çeken bizim kadınlarımız değil mi.
Hiçbir gerçek sosyal çevre ve yapısı olmadığı halde, en pahalı giysileri ve aksesuarı alıp dolaplarında küflendiren kimin insanı acaba.
Baba evinde bulaşık makinesini görmeyen kızlar, yemek yapmayı temizliği bilmeyen kızlar, erkekle nasıl konuşulacağını, büyüklere nasıl davranacağını bilmeyen ama her şeyi istemesine rağmen kullanmayı yada nasıl davranacağını bilmeyen bu kızlar kimin eseri acaba.
Siyaset bitti – Artık sağ sol kalmadı – Sağı da bir solu da bir – diye bilen avanak “boş ve hiç” insanların ülkesi, bu ülke değil mi.
Sözde Müslüman ülkeyiz…
Allah’tan başkasına kulluk etmeyiz…
Tarikat-Cemaat-Şeyh-Şıh peşinde koşup, el etek öpen kıç yalan bu ülke insanı değil mi.
TV programlarında ve genel olarak medyada dedikodulara hem alet olan ve hem de sıkı takipçisi olan kimler acaba…
Kim, kimin gözünü oydu, hangi programda kim kime kötü davrandı peşinde olan hangi ülke insanı.
Gezin dolaşın etrafınızı. Sanatsal faaliyette bulunan bir hobisi olan kaç kişi var acaba bu ülke insanlarından. Ancak bulabildiklerinizde sadece ekmek parası için bu işi yapmaya çalışıp, kendinden ayrıca bir şey ekleyip koyamayanlar.
Eşim çay getirdi.
Bir sigara yaktım.
Şu ana kadar yazdıklarıma baktım…
Bayağı yazmışım…
Şikayet eden, ağlayan-sızlayan bu halkın yediği naneler, aslında kitap olur.
“Hiç bir şey bilmediğinin” farkında olup bunu dile getirmesi, gerçekçi olması en ez yüzyıl alır bu toplumun.
Cumhuriyet gibi bir nimeti, elinin tersiyle itme geri zekalılığında bulunabilen bu toplumun bir ferdi olmak utanç veriyor.

Dostça kalın.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Atatürk'ün, Ordumuza son seslenişi...

Mustafa Kemal'in, ebediyete intikalinden on iki gün önce yayınlanmış olan bu mesajı, O'nun içinde yetiştiği silahlı kuvvetlerimize son seslenişi, son selamı ve vasiyeti olmuştur.
İçimden geldi, bugün de ben yayınlayayım dedim...
"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zafere beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!Memleketini en buhranlı ve müşkil anlarda zulümden, felâket ve musibetlerden ve düşman istilâsından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.Bugün, Cumhuriyetin onbeş yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk Milleti'nin huzurunda kahraman Ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.
Türk Vatanı'nın ve Türklük Camiası'nın şan ve şerefini dahili ve harici her türlü tehlikeye karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir iman ve itimadımız vardır.Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek, büyük bir feragatı nefis ve istihkarı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle Kara, Deniz, Hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve tebriklerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.

Cumhuriyet Bayramı'nın Onbeşinci Yıldönümü hakkınızda kutlu olsun."

Bizler unutmadık, unutmayacağız...
Dilerim, ordumuzda unutmaz.

Dostça kalın.