İnfarktüs...
Bugün kıymetli dostların yazılarına bakıyorum.
Dostum Gayyor bağışlasın(!)
Yüreğime bakamadım...
3 stand ve 1 balon uygulaması
şimdilik bu...
Yarını kim bilir?
Gayyor!
Bir bakış açısı olarak,
eleştirilerinde haklılık payın var...
Bugün, keşke bu bakış açısının
doğrudan tartışılmazlığını
yaşasaydık!
Daha detaylı anlatı için
biraz (sağlık nedeni ile) zamana
ihtiyacım var.
Sizleri bende özledim.
Dostça kalınız.
12 Haziran 2009 Cuma
28 Nisan 2009 Salı
Dosta son cevap ve kapanış...
Kıymetli dostum Şükrü Bey;
Şahsen ben, bugüne dek yazmış olmak için yazmadım.
Gerçekleri paylaşmak amacı ile e-posta dostları dışında olarak bu blog sayfasındada yayınladım.
Bu toplam 3 sene kadar sürmüş durumda.
Artık yazılarımı bloga koymuyorum.
Koymayacağım.
Çünkü maalesef gördüğüm o ki;
Hamaset, Türk'ü Türk'e övmek, temenni ve dilekler.
Ve yine ne yazık ki; Bunu yapan eğitimci yada eğitimli geçinen zümre...
Açık ve net olarak ortaya koyduğumuz, ülkenin feci durumu ve yakın gelecekte yaşayacaklarımız gerçeği, bu zor şartlardan hareketle önce kabullenilip (bunu idrak edebilmek) sonra çözüm arayışlarına gidilir.
Ne var ki; böyle olmuyor.
Resmen aydın geçinen zümre, bir an önce gerçeği görüp o çizgide "ne yapmak" gereğini tartışıp konuşacağına; "Bu ülkeye bir şey olmaz" saçmalığı ile çok ciddi zaman kaybettiriyor. Daha doğrusu resmen "ayak bağı" oluyor.
Bugün artık yapılacak birşey kalmadı.
Bu kişilere bir noktadan olarak hak vermiyorda değilim.
Radikal islamcıları, tarikat ve cemaatleri gerçekten tanımıyorlar.
Oralarda, bizlerin yaşayıp anlattıklarına da inanamıyorlar.
Elimi vicdanıma koyup düşünüyorum.
Evet... Ben yaşadım, ama eğer bana anlatılsa "bu kadarına inanmamı beklemeyin" derdim.
İşte; zurnanın "zort" dediği yer gerçekte burası...
Daha önce söyledim, yine söylüyorum:
Artık çok geç. Aydın ve eğitimli geçinenler sayesinde yapacak hiç bir şey kalmadı. Yazılacaklar yazıldı, söylenecekler söylendi. Başkaca söylemeye ve yazmaya artık hiç gerek yok...
Görmesini bilmeyene, nereye bakacağını ve nasıl bakacağını bilmeyene, bunun eğitimini verecek halde değiliz.
Bu ülkede, bundan sonra yaşanacakların vebali tamamen bu kesimin üzerindedir.
Dostça kalınız.
Şahsen ben, bugüne dek yazmış olmak için yazmadım.
Gerçekleri paylaşmak amacı ile e-posta dostları dışında olarak bu blog sayfasındada yayınladım.
Bu toplam 3 sene kadar sürmüş durumda.
Artık yazılarımı bloga koymuyorum.
Koymayacağım.
Çünkü maalesef gördüğüm o ki;
Hamaset, Türk'ü Türk'e övmek, temenni ve dilekler.
Ve yine ne yazık ki; Bunu yapan eğitimci yada eğitimli geçinen zümre...
Açık ve net olarak ortaya koyduğumuz, ülkenin feci durumu ve yakın gelecekte yaşayacaklarımız gerçeği, bu zor şartlardan hareketle önce kabullenilip (bunu idrak edebilmek) sonra çözüm arayışlarına gidilir.
Ne var ki; böyle olmuyor.
Resmen aydın geçinen zümre, bir an önce gerçeği görüp o çizgide "ne yapmak" gereğini tartışıp konuşacağına; "Bu ülkeye bir şey olmaz" saçmalığı ile çok ciddi zaman kaybettiriyor. Daha doğrusu resmen "ayak bağı" oluyor.
Bugün artık yapılacak birşey kalmadı.
Bu kişilere bir noktadan olarak hak vermiyorda değilim.
Radikal islamcıları, tarikat ve cemaatleri gerçekten tanımıyorlar.
Oralarda, bizlerin yaşayıp anlattıklarına da inanamıyorlar.
Elimi vicdanıma koyup düşünüyorum.
Evet... Ben yaşadım, ama eğer bana anlatılsa "bu kadarına inanmamı beklemeyin" derdim.
İşte; zurnanın "zort" dediği yer gerçekte burası...
Daha önce söyledim, yine söylüyorum:
Artık çok geç. Aydın ve eğitimli geçinenler sayesinde yapacak hiç bir şey kalmadı. Yazılacaklar yazıldı, söylenecekler söylendi. Başkaca söylemeye ve yazmaya artık hiç gerek yok...
Görmesini bilmeyene, nereye bakacağını ve nasıl bakacağını bilmeyene, bunun eğitimini verecek halde değiliz.
Bu ülkede, bundan sonra yaşanacakların vebali tamamen bu kesimin üzerindedir.
Dostça kalınız.
Etiketler:
blog,
din,
Dış politika,
Ekonomi,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
politika,
Siyaset,
tarikatlar,
Toplum,
yazarlar
16 Nisan 2009 Perşembe
Askerimizin sözde "fırçası"
Bazı dostlar, sağ olsunlar “ne kadar yanıldığımı görmem gerektiğini” söylüyorlar.
Buna gerekçe olarak da; ordumuzdan gelen son açıklamayı işaret ediyorlar.
Ordumuza, haksız ithamlarda bulunuyor muşum. Falan da filan…
Hele ki; okumuş yazmış insanların “kör”lüğü beni deli ediyor.
Dünya siyasi geçmişine bile bakmadan, kör gözüm parmağına davranışlar da yıldırdı.
En basit örnekle, Fransa’daki giyotinleri bile gözden kaçırıyor bizdeki sözde aydın takımı.
Artık cevap vermekten bıktım usandım.
Gerçekte bu konu ile ilgili çok yazım olmakla birlikte, arşivimdeki en yakın tarihlisini (10 ay önce) seçtim. Buyurun, 1 harfine dokunmadan yeniden önünüze koyuyorum.
15 Haziran 2008 Pazar
Askerimizi yine kızdırdılar...
Evet…Şahsen beklediğim oldu.
Ordu yine; “Çık çık çık… Çok ayıp, bu yapılanlar yakışmıyor… Bakın bizi çok üzüyorsunuz…” dedi.
Yarın da; “Ama ayıp oluyor… Yapmayın böyle yaramazlıklar”…Öbürgün de; “Size o kadar, müsamahakar davranıp, başımızın üstüne çıkardık. Kadir bilinde bari orduya bulaşmayın. Bu size yakışmıyor. Bu hareketinizi alenen kınıyoruz” diyecektir…
Kırılan onca cama rağmen, askerimiz elindeki o topu kesmeyecek, bir baba şevkati ile yaramaz çocuklara iade edecektir.
Bu böyle bir süre daha sürüp gidecek, bizlerde “la havle” çekerek izleyeceğiz.
Ama bir farkla, orduya bulaşmalar daha bir dişli, daha bir cüretli, daha bir küstahça olacaktır.
Olmaması mümkün mü?Bugünkü, ordunun tavrı ile hayır.
Aydın geçinen vatan hainlerinin; “Aman demokrasiye bişi olmasın” feryatlarına kulak veren, gerçekte olmayan meclisimizde, sorunların demokratik çözümünü düşünenlerin dümen suyunda, baskı altında kalan ordumuz elbette bu yumuşak karnından yakalanacaktı.
Oysa; İç Hizmet Yasası tartışmasız olarak ordunun bu yumuşak karnından yakalanmasına, izin vermemektedir. Ama bu yasa neden uygulanmıyor anlamak mümkün değil…“Anlamak mümkün değil” şeklinde ifade ediyorum.
Çünkü; anladıklarıma, yine şahsım adına inanmak istememek için direniyorum.
Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, siyaset bir bilim dalıdır. Kendine özgü bir yapısı, ve bu yapının oda ve duvarları vardır. Bu yapı asla değiştirilemez bir özelliğe sahiptir.
Tercih olarak bu yapının herhangi bir yerini seçebilirsiniz. Kapitalizm salonu, Faşizm koridoru, Liberalizm odası, Komünizm bahçesi, Sosyalizm Terası filan gibi.
Ama kimse bu yapıya tünel açıp başka bir geçiş yapamaz. Kimse yeni bir eklemede yapamaz. Bu mekana, çekme kat filanda öyle mümkün değildir. Ayrıca bahçesine yada çevresine çadır filanda kurulması düşünülemez dahi.
Yalnızca, yine tercihlere göre odalar arasında gezilebilir. Buradaki bazı değerler başka odalara taşınabilir. Bu değerleri taşıma işi de her odanın sahiplenenleri arasında zaten bazıları tarafından yapılmaktadır. Zira bazı sahiplenenler diğer odaların yerini bile bilmemekte olabilmektedir.
Şimdi, bu yapıdan çıkan insanlar yola çıkarken avludaki kürsüde bir konuşma yapar ve yol haritalarını ortaya koyarlar. Bu ortaya konulan yol haritaları, bellidir. Bu çıkılan yollar bellidir. Gidilecek menziller de bellidir. Ulaşılacak noktalarda. Burada birileri kalkıp; “Yok biz yolun burasında şuraya sapacağız” diye bir şey asla söz konusu olamaz.
Tam burada bir soru; “Peki bu yolu değiştirmek hiç mi mümkün değil. O zaman bu demokratikte olmaz…”Evet. Elbette farklı yollar seçim hakkı vardır. Ama çok önemli bir şartla. Önce geri dönecek. O avludaki kürsüye tekrar çıkacak ve yeni yolunu açıklayacaksın.
Siyasetten gerçekten anlayanlar bu anlatımımı çok iyi anlamışlardır. Ama ben biraz daha DemotikE olayım.
Siyaset raylarındaki hareket eden trenlerin yolları değişmez. Hattı ve durakları bellidir. Bu hareket eden trene binen Eskişehir yerine İzmir’e gitmeyi göze alır mı dersiniz. Yok böyle bir şey… İşte bu nedenledir ki, ordumuzda zaman kaybetmekte, ve hareket eden trenin makas değiştirmesini beklemektedir.
O makaslar çoktan kaldırılıp atıldı. O raylar çoktan tek yönlü hale getirildi.
Ve bilmem ordumuz görüyor mu ama o tren var ya….
Tam kışlanın üzerine ve tam yolla geliyor…
Dostçakalın.
Buna gerekçe olarak da; ordumuzdan gelen son açıklamayı işaret ediyorlar.
Ordumuza, haksız ithamlarda bulunuyor muşum. Falan da filan…
Hele ki; okumuş yazmış insanların “kör”lüğü beni deli ediyor.
Dünya siyasi geçmişine bile bakmadan, kör gözüm parmağına davranışlar da yıldırdı.
En basit örnekle, Fransa’daki giyotinleri bile gözden kaçırıyor bizdeki sözde aydın takımı.
Artık cevap vermekten bıktım usandım.
Gerçekte bu konu ile ilgili çok yazım olmakla birlikte, arşivimdeki en yakın tarihlisini (10 ay önce) seçtim. Buyurun, 1 harfine dokunmadan yeniden önünüze koyuyorum.
15 Haziran 2008 Pazar
Askerimizi yine kızdırdılar...
Evet…Şahsen beklediğim oldu.
Ordu yine; “Çık çık çık… Çok ayıp, bu yapılanlar yakışmıyor… Bakın bizi çok üzüyorsunuz…” dedi.
Yarın da; “Ama ayıp oluyor… Yapmayın böyle yaramazlıklar”…Öbürgün de; “Size o kadar, müsamahakar davranıp, başımızın üstüne çıkardık. Kadir bilinde bari orduya bulaşmayın. Bu size yakışmıyor. Bu hareketinizi alenen kınıyoruz” diyecektir…
Kırılan onca cama rağmen, askerimiz elindeki o topu kesmeyecek, bir baba şevkati ile yaramaz çocuklara iade edecektir.
Bu böyle bir süre daha sürüp gidecek, bizlerde “la havle” çekerek izleyeceğiz.
Ama bir farkla, orduya bulaşmalar daha bir dişli, daha bir cüretli, daha bir küstahça olacaktır.
Olmaması mümkün mü?Bugünkü, ordunun tavrı ile hayır.
Aydın geçinen vatan hainlerinin; “Aman demokrasiye bişi olmasın” feryatlarına kulak veren, gerçekte olmayan meclisimizde, sorunların demokratik çözümünü düşünenlerin dümen suyunda, baskı altında kalan ordumuz elbette bu yumuşak karnından yakalanacaktı.
Oysa; İç Hizmet Yasası tartışmasız olarak ordunun bu yumuşak karnından yakalanmasına, izin vermemektedir. Ama bu yasa neden uygulanmıyor anlamak mümkün değil…“Anlamak mümkün değil” şeklinde ifade ediyorum.
Çünkü; anladıklarıma, yine şahsım adına inanmak istememek için direniyorum.
Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, siyaset bir bilim dalıdır. Kendine özgü bir yapısı, ve bu yapının oda ve duvarları vardır. Bu yapı asla değiştirilemez bir özelliğe sahiptir.
Tercih olarak bu yapının herhangi bir yerini seçebilirsiniz. Kapitalizm salonu, Faşizm koridoru, Liberalizm odası, Komünizm bahçesi, Sosyalizm Terası filan gibi.
Ama kimse bu yapıya tünel açıp başka bir geçiş yapamaz. Kimse yeni bir eklemede yapamaz. Bu mekana, çekme kat filanda öyle mümkün değildir. Ayrıca bahçesine yada çevresine çadır filanda kurulması düşünülemez dahi.
Yalnızca, yine tercihlere göre odalar arasında gezilebilir. Buradaki bazı değerler başka odalara taşınabilir. Bu değerleri taşıma işi de her odanın sahiplenenleri arasında zaten bazıları tarafından yapılmaktadır. Zira bazı sahiplenenler diğer odaların yerini bile bilmemekte olabilmektedir.
Şimdi, bu yapıdan çıkan insanlar yola çıkarken avludaki kürsüde bir konuşma yapar ve yol haritalarını ortaya koyarlar. Bu ortaya konulan yol haritaları, bellidir. Bu çıkılan yollar bellidir. Gidilecek menziller de bellidir. Ulaşılacak noktalarda. Burada birileri kalkıp; “Yok biz yolun burasında şuraya sapacağız” diye bir şey asla söz konusu olamaz.
Tam burada bir soru; “Peki bu yolu değiştirmek hiç mi mümkün değil. O zaman bu demokratikte olmaz…”Evet. Elbette farklı yollar seçim hakkı vardır. Ama çok önemli bir şartla. Önce geri dönecek. O avludaki kürsüye tekrar çıkacak ve yeni yolunu açıklayacaksın.
Siyasetten gerçekten anlayanlar bu anlatımımı çok iyi anlamışlardır. Ama ben biraz daha DemotikE olayım.
Siyaset raylarındaki hareket eden trenlerin yolları değişmez. Hattı ve durakları bellidir. Bu hareket eden trene binen Eskişehir yerine İzmir’e gitmeyi göze alır mı dersiniz. Yok böyle bir şey… İşte bu nedenledir ki, ordumuzda zaman kaybetmekte, ve hareket eden trenin makas değiştirmesini beklemektedir.
O makaslar çoktan kaldırılıp atıldı. O raylar çoktan tek yönlü hale getirildi.
Ve bilmem ordumuz görüyor mu ama o tren var ya….
Tam kışlanın üzerine ve tam yolla geliyor…
Dostçakalın.
Etiketler:
blog,
din,
Dış politika,
Ekonomi,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
ordu,
politika,
Siyaset,
tarikatlar,
Toplum,
yazarlar
07 Nisan 2009 Salı
Seçim sonuçları ve "karamsarlık" eleştirileri
Bir mahalli seçim dönemini geride bıraktık.
Ülkemiz için acı ve korkunç tablo, çok açık ve net olarak önümüze çıktı.
Yapılan seçimlerin genel seçim değil doğrudan mahalli seçimler olduğu ve mahalli seçimlerin genel seçimlere kıyasla farklı bir yapısı rüzgarı olduğu gerçeği ve orantı hesaplarını bu gerçekten hareketle yapmak gereği her nedense bu seçim sonunda tamamen unutuldu yada unutturuldu.
2002 seçimleri sonuçları aşağıda;
Küsuratları olan bu üç partinin sadece net sayılarını (oy oranlarını) veriyorum.
AKP % 34 – CHP % 19 – DEHAP % 6
Ve mahalli seçimle önümüze dökülen rakamlar
2009 mahalli seçimleri;
AKP % 38 – CHP % 23 – DTP % 11
(Not: Birileri kasten ve ısrarla, gerçeğin aksine DTP % 4 yalanını uyduruyor. % 4 olmuş olsa bu belediye kazanımı mümkün mü?.. Burada hesap başka. Zaman olursa bu hesabın ne olduğunu da ayrıca yazacağım.)
Evet kazanılan belediye sayısına gelelim;
AKP 493 – CHP 181 – DTP 58
Ve tam burada hemen ekleyelim önceki mahalli seçimde DEHAP sadece 6 belediye almıştı…
Şimdi önümüzdeki bu tabloya rağmen; “AKP kan kaybetmiştir – AKP’de oy kaybı var – AKP inişe geçti – AKP’nin burnu sürtülmüş oldu” filan gibi saçma sapan yaklaşımlar artık resmen asabımı bozuyor.
Bakın…. Hep söyledim yine söylüyorum.
Tarikat ve cemaatler tamamen Kürtlerin ellerinde.
Ve her geçen gün bu cemaatlerin yapıları her açıdan büyüyor ve hele ki mürid sayıları baş döndürücü şekilde artıyor.
AKP ve diğer radikal İslamcı partileri asla ama asla bu tarikat ve cemaat ilişkilerinden uzak tutmayın. Başta AKP islamcı partilerin tamamı bu hamurun içindedir.
Yazılarıma bakın.
“Bu mahalli seçimlerde Kürtler (doğrudan tarikatlar) kendi bölgelerinde AKP yerine DTP’ye oy verecekler demiştim.” İşte bu oldu.
Başka bir ifade ile, ülkemizde radikal islamcılar azalmadı aksine çoğaldı.
“Karamsar davranış ve tavırlarım”dan şikayet eden dolu…
Üzgünüm.
Ben sizler gibi gerçeklerden kopuk yaşamıyorum. Ben sizler gibi olmayan pembe hayal ve tablolar peşinde de koşamam. İyimserlik adına toplumdan gerçekleri saklayamam ve gerçek olanı ört-bas edemem.
İşte size net bir örnek ve bağlayalım konuyu;
2007 de bir tarikat şeyhinin Anadolu’daki mekanına haftada toplam 5-6 otobüs gitmekte idi.
Bugün o mekana günde ortalama 7 ve hafta sonlarında (cumartesi – pazar) yine ortalama 20 otobüs gitmekte..
Kan kaybının olduğu doğru.
Ama bu kayıp doğrudan cumhuriyetçilerde…
Dostça kalın.
Ülkemiz için acı ve korkunç tablo, çok açık ve net olarak önümüze çıktı.
Yapılan seçimlerin genel seçim değil doğrudan mahalli seçimler olduğu ve mahalli seçimlerin genel seçimlere kıyasla farklı bir yapısı rüzgarı olduğu gerçeği ve orantı hesaplarını bu gerçekten hareketle yapmak gereği her nedense bu seçim sonunda tamamen unutuldu yada unutturuldu.
2002 seçimleri sonuçları aşağıda;
Küsuratları olan bu üç partinin sadece net sayılarını (oy oranlarını) veriyorum.
AKP % 34 – CHP % 19 – DEHAP % 6
Ve mahalli seçimle önümüze dökülen rakamlar
2009 mahalli seçimleri;
AKP % 38 – CHP % 23 – DTP % 11
(Not: Birileri kasten ve ısrarla, gerçeğin aksine DTP % 4 yalanını uyduruyor. % 4 olmuş olsa bu belediye kazanımı mümkün mü?.. Burada hesap başka. Zaman olursa bu hesabın ne olduğunu da ayrıca yazacağım.)
Evet kazanılan belediye sayısına gelelim;
AKP 493 – CHP 181 – DTP 58
Ve tam burada hemen ekleyelim önceki mahalli seçimde DEHAP sadece 6 belediye almıştı…
Şimdi önümüzdeki bu tabloya rağmen; “AKP kan kaybetmiştir – AKP’de oy kaybı var – AKP inişe geçti – AKP’nin burnu sürtülmüş oldu” filan gibi saçma sapan yaklaşımlar artık resmen asabımı bozuyor.
Bakın…. Hep söyledim yine söylüyorum.
Tarikat ve cemaatler tamamen Kürtlerin ellerinde.
Ve her geçen gün bu cemaatlerin yapıları her açıdan büyüyor ve hele ki mürid sayıları baş döndürücü şekilde artıyor.
AKP ve diğer radikal İslamcı partileri asla ama asla bu tarikat ve cemaat ilişkilerinden uzak tutmayın. Başta AKP islamcı partilerin tamamı bu hamurun içindedir.
Yazılarıma bakın.
“Bu mahalli seçimlerde Kürtler (doğrudan tarikatlar) kendi bölgelerinde AKP yerine DTP’ye oy verecekler demiştim.” İşte bu oldu.
Başka bir ifade ile, ülkemizde radikal islamcılar azalmadı aksine çoğaldı.
“Karamsar davranış ve tavırlarım”dan şikayet eden dolu…
Üzgünüm.
Ben sizler gibi gerçeklerden kopuk yaşamıyorum. Ben sizler gibi olmayan pembe hayal ve tablolar peşinde de koşamam. İyimserlik adına toplumdan gerçekleri saklayamam ve gerçek olanı ört-bas edemem.
İşte size net bir örnek ve bağlayalım konuyu;
2007 de bir tarikat şeyhinin Anadolu’daki mekanına haftada toplam 5-6 otobüs gitmekte idi.
Bugün o mekana günde ortalama 7 ve hafta sonlarında (cumartesi – pazar) yine ortalama 20 otobüs gitmekte..
Kan kaybının olduğu doğru.
Ama bu kayıp doğrudan cumhuriyetçilerde…
Dostça kalın.
Etiketler:
blog,
din,
Dış politika,
Ekonomi,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
politika,
seçimler,
Siyaset,
tarikatlar,
Toplum,
yazarlar
31 Mart 2009 Salı
29 Mart seçimlerinin gerçek sonucu budur
Evet…
Bir seçimi daha geride bıraktık.
İki gündür izliyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor…
Ama duyulması gereken “ses” yok…
Bugün, söylenecek ve konuşulacak gerçekte çok şey olmakla beraber, ben oldukça önemli olan bir tek hususa değineceğim.
Tüm radikal İslamcı partiler (kabaca) ortalaması;
(Cumhuriyet yerine şeriat isteyen ve tarikat cemaat liderlerinin ayakları altında paspas olan Müslüman geçinip, hep şerefsizliğe bulaşanlar.)
% 50
Tüm Faşist partiler (kabaca) ortalaması;
(Sözde milliyetçi görünüp, siyaseti ve Türkiye gerçeklerini fark edemeyen bilgisiz cahiller.)
% 20
Tüm vatan haini bölücü partiler (kabaca) ortalaması;
(Güneydoğu’dan başlayarak ülkenin her yanında hainlik ve alçaklıklarına aralıksız devam eden başka ülkelerin oyuncağı olan eğitimsiz ve “hiç” kimlikli insan müsveddeleri.)
% 15
Geriye ne kaldığı(!) ortada….
Seçimin gerçek sonucu olan önümüzdeki tablo budur.
Dostça kalınız.
Bir seçimi daha geride bıraktık.
İki gündür izliyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor…
Ama duyulması gereken “ses” yok…
Bugün, söylenecek ve konuşulacak gerçekte çok şey olmakla beraber, ben oldukça önemli olan bir tek hususa değineceğim.
Tüm radikal İslamcı partiler (kabaca) ortalaması;
(Cumhuriyet yerine şeriat isteyen ve tarikat cemaat liderlerinin ayakları altında paspas olan Müslüman geçinip, hep şerefsizliğe bulaşanlar.)
% 50
Tüm Faşist partiler (kabaca) ortalaması;
(Sözde milliyetçi görünüp, siyaseti ve Türkiye gerçeklerini fark edemeyen bilgisiz cahiller.)
% 20
Tüm vatan haini bölücü partiler (kabaca) ortalaması;
(Güneydoğu’dan başlayarak ülkenin her yanında hainlik ve alçaklıklarına aralıksız devam eden başka ülkelerin oyuncağı olan eğitimsiz ve “hiç” kimlikli insan müsveddeleri.)
% 15
Geriye ne kaldığı(!) ortada….
Seçimin gerçek sonucu olan önümüzdeki tablo budur.
Dostça kalınız.
Etiketler:
blog,
din,
Dış politika,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
politika,
seçimler,
Siyaset,
tarikatlar,
Toplum,
yazarlar
05 Şubat 2009 Perşembe
Tunceli'ye giden 5 TIR ve gerçekler
AKP’nin, Tunceli’ye yaptığı beyaz eşya kampanyası kapsamındaki yardım konuşuluyor.
İktidar için, çetin rakipler olan Kamer Genç ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgesi olan Tunceli’de bu atak CHP’de kazanı kaynatıyor.
En fazla güldüğümde; “Bu, AKP’ye puan kazandıracak” hayıflanmaları.
Sanki bu dağıtım olmasa sonuçlar farklı olacak…
Bu dağıtımın gerçek amacı zaten Tunceli’de işi sağlama almak değil ki…
O seçim, daha şimdiden zaten kazanıldı.
Seçimle işin resmiyete dönüp, ciddileşmesi sadece seçim presedürünün tamamlanması gerekliliği, hepsi bu.
Bu yardım adı altındaki dağıtımın gerçek amacı başka.
Hep anlatıyoruz…
Radikal İslamcılar devasa paralar toplamakta.
Bunun minik parçaları dağıtılmazsa olmaz. Daha düne kadar Filistin’e yardım diyerek milyon dolarlar tarikat ve cemaatlerin cebine indi.
Bu işler sanıldığı gibi o kadar kolay olmuyor. Müslümanım deyip adam dinden çıkmış, yalan ve iftira yaşamının bir parçası haline gelmiş. Dönen dolapları bildiği halde, müridlerden hem gizlemek zorunda ve hemde aldatılan insan sayısını arttırmakla görevli binlerce insan var çevrelerinde.
Bunlar elbette beslenmeli. Bu insanların sırtları elbette sıvazlanmalı. Ve elbette bu insanların ağızlarına birer kaşık bal çalınmalı. Bu olmazsa olmaz…
Yani sonuç olarak bu mallar, valiliğin ve belediyenin açıkladığı gibi ihtiyaç sahiplerine filan gitmiyor.
Sadece yandaşlara gidiyor.
Şimdi bu noktada, herkesin yanılgıya düştüğü 2 hususa değinelim.
İlki şudur; Belediyeden yardım alan ihtiyaç sahibi kişiler sefalet içindedir. Bu insanlar günlük bir lokma ekmeklerini belediye yardımlaşma aş (yemek) evlerinden alırlar.
Şehir, il ve ilçelere göre farklılık gösteren para yardımı alırlar. Bu 100 liradan başlar ve 400 lirayı asla geçmez. Bu garip nasıl olacakta bu beyaz eşyaları kullanacak? Fırın alsa yemek mi pişiyor evinde?
Çamaşır makinesi yada bulaşık makinesi alsa, acaba hangi eşyası var ki yıkasın…
Ya halılar mobilyalar? Onlar hangi eve konacak? Bilgisayarı kim kullanacak?
Hadi… Bu cevapları sizler verin.
Gelelim ikinci hususa;
Yandaş işyerlerinden toplanmış çoğu defolu ve iade edilmiş eşyalar. Çok az kısmı ise kalitesi yerlerde sürünen mallar.
Çürük çarıktan vergi avantajı kazanıp ellerini ovuşturanlar bir yanda…
“Fitre ve zekatımı bu şekilde ödemiş oldum” diyenler öbür yanda.
Bu arada, hesap kitap sorulmayan vakıfların iç ettiklerine bu tür çalışmaların kılıf olması da cabası…
İşte… İktidarın, Tunceli’deki 5 TIR dolusu buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, bilgisayar, şofben, halı ve mobilya malzemesi dağıtımı hikayesinin aslı bu…
Dostça kalınız.
İktidar için, çetin rakipler olan Kamer Genç ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgesi olan Tunceli’de bu atak CHP’de kazanı kaynatıyor.
En fazla güldüğümde; “Bu, AKP’ye puan kazandıracak” hayıflanmaları.
Sanki bu dağıtım olmasa sonuçlar farklı olacak…
Bu dağıtımın gerçek amacı zaten Tunceli’de işi sağlama almak değil ki…
O seçim, daha şimdiden zaten kazanıldı.
Seçimle işin resmiyete dönüp, ciddileşmesi sadece seçim presedürünün tamamlanması gerekliliği, hepsi bu.
Bu yardım adı altındaki dağıtımın gerçek amacı başka.
Hep anlatıyoruz…
Radikal İslamcılar devasa paralar toplamakta.
Bunun minik parçaları dağıtılmazsa olmaz. Daha düne kadar Filistin’e yardım diyerek milyon dolarlar tarikat ve cemaatlerin cebine indi.
Bu işler sanıldığı gibi o kadar kolay olmuyor. Müslümanım deyip adam dinden çıkmış, yalan ve iftira yaşamının bir parçası haline gelmiş. Dönen dolapları bildiği halde, müridlerden hem gizlemek zorunda ve hemde aldatılan insan sayısını arttırmakla görevli binlerce insan var çevrelerinde.
Bunlar elbette beslenmeli. Bu insanların sırtları elbette sıvazlanmalı. Ve elbette bu insanların ağızlarına birer kaşık bal çalınmalı. Bu olmazsa olmaz…
Yani sonuç olarak bu mallar, valiliğin ve belediyenin açıkladığı gibi ihtiyaç sahiplerine filan gitmiyor.
Sadece yandaşlara gidiyor.
Şimdi bu noktada, herkesin yanılgıya düştüğü 2 hususa değinelim.
İlki şudur; Belediyeden yardım alan ihtiyaç sahibi kişiler sefalet içindedir. Bu insanlar günlük bir lokma ekmeklerini belediye yardımlaşma aş (yemek) evlerinden alırlar.
Şehir, il ve ilçelere göre farklılık gösteren para yardımı alırlar. Bu 100 liradan başlar ve 400 lirayı asla geçmez. Bu garip nasıl olacakta bu beyaz eşyaları kullanacak? Fırın alsa yemek mi pişiyor evinde?
Çamaşır makinesi yada bulaşık makinesi alsa, acaba hangi eşyası var ki yıkasın…
Ya halılar mobilyalar? Onlar hangi eve konacak? Bilgisayarı kim kullanacak?
Hadi… Bu cevapları sizler verin.
Gelelim ikinci hususa;
Yandaş işyerlerinden toplanmış çoğu defolu ve iade edilmiş eşyalar. Çok az kısmı ise kalitesi yerlerde sürünen mallar.
Çürük çarıktan vergi avantajı kazanıp ellerini ovuşturanlar bir yanda…
“Fitre ve zekatımı bu şekilde ödemiş oldum” diyenler öbür yanda.
Bu arada, hesap kitap sorulmayan vakıfların iç ettiklerine bu tür çalışmaların kılıf olması da cabası…
İşte… İktidarın, Tunceli’deki 5 TIR dolusu buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, bilgisayar, şofben, halı ve mobilya malzemesi dağıtımı hikayesinin aslı bu…
Dostça kalınız.
Etiketler:
blog,
din,
Dış politika,
Ekonomi,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
politika,
Siyaset,
tarikatlar,
Toplum,
yazarlar
02 Şubat 2009 Pazartesi
Davos-İsrail-Coca Cola
Erdoğan, Davos’ta aslanlar gibi kükredi.
İsrail’e, ağzının payını Erdoğan verdi.
Simon Perez’i, köşeye sıkıştırdı.
Erdoğan, dünyanın (bilhassa Arap) sesi oldu.
Evet…
Davos ve yaşananlarla ilgili soru yağmuruna tutuldum.
Netice olarak şimdi ne olur?
Hiç…
Asla değişen bir şey olmayacaktır.
Hep söylüyorum, dilimde tüy bitti.
Siyasette duygusallığa yer yoktur. Olamaz…
Bu sadece bizim cahil-bilgisiz insanımızın basit bakış açısı.
Bu konuda çok fazla konuşmaya değer, pek bir şey olmamakla beraber, birkaç hususa değinip bağlayayım.
Sen; “İsrail ürünlerini boykot edelim” diyorsun.
Devletin, İsrail’le ikili ticari ilişkiyi kesebiliyor mu?
Askeri ve bölgesel anlaşmaları askıya almak gibi bir lükse sahip misin?
Bu tür çıkışlar, ABD olsun Avrupa olsun ve doğrudan İsrail kanadından olsun, Filistin bölgesel politikalarını ve onun altyapısı olan BOP projelerini değiştirebilir mi?
Bölge dinamik konjonktürü olarak İsrail ve Türkiye’nin genel olarak içinde olmaklığını gerektiren birlikteliği bozabilir mi?
Yine bölgesel askeri güç dengeleri olarak, bu iki ülke başı çekerken bir birleri ile ayrışması yada zıtlaşması söz konusu olabilir mi?
Uluslararası işbirlikteliği anlaşmalarını hangi ülke yok sayıp, rafa kaldırabilir?
Gerek İsrail’in ülkemizdeki ve gerekse ülkemizin İsrail’deki yapılanmış sermayesini kim yok sayarak, yada önemsemeyerek söküp atabilir?
Dahası var ama siyaset bilimine pek kafası yatmayan halkımıza bunları anlatmak, öyle pek kolay değildir. Çünkü, bu konuda alt yapısı yok.
Burada birde internette çarşaf gibi sayfalarla yer alan, halkımızın aldatılarak, kandırıldığı aptalca anlatıların olduğu, Coca Cola’nın gerçeğine gelelim.
Neymiş efendim, Coca Cola tersten okunduğunda; “Muhammed yok – Mekke yok” muş…
Arapça yazıp okumayı bilmeyen için, bu görüntülere bakıldığında buna inanmamak nerede ise mümkün değildir.
Ama işin aslı bu değil.
Arap alfabesindeki harf yapıları dünyadaki hiçbir alfabede olmayan bir özellik taşır.
Kaligrafi sanatının en büyük nimeti bu alfabenin harfleridir.
İstediniz gibi eğip büker şekilden şekile sokabilirsiniz arap harflerini. Harf yapısı itibari ile anlam (harf anlamı) kolay kolay değişmez…
Burada (arapçayı iyi bilirim) harflerle kaligrafik olarak oynandığı net ve açık olarak ortada.
Eğer arapçayı (kaligrafik olarak) bu şekilde yorumlamaya kalkacak olursak. Daha pek çok çeşitli metinlerin, marka adlarının (Arapça olarak) farklı anlamlarını yakalayabiliriz.
Ben, şöyle bir saat kadar bir zamanımı verdim bilgim (kaligrafi) kadarı ile bir araştırma yaptım.
Arapça harfler kaligrafik olarak değiştirildiğinde, bakın sonuçlara:
NICE=Soysuz.
Adidas=Kitaba inanmayan.
ABD=İnançsız.
TURKIYE (i ve ü yok) = Yalancı-Sahtekar.
Surıye (i yok) = Hafif kadın.
Ice Cola = Muhammet yok mümkünmü.
Bunlar yeterli bilgi vermiş oldu mu bilemem.
Coca Cola’nın satıldığı ülkelerde kaç kişi bu anlamı bilerek içiyor?
Bu ülke insanları Arapça biliyor mu?
İsrail o kadar geri zekalı ki; Bunu yaparak, kazanç yolunu kesecek. Kendi kendisini kazıklayacak öyle mi?
Bir deli kuyuya taş atmış, 10 akıllı(!) çıkarmaya çalışıyor.
Hesap o hesap…
Dostça kalın.
İsrail’e, ağzının payını Erdoğan verdi.
Simon Perez’i, köşeye sıkıştırdı.
Erdoğan, dünyanın (bilhassa Arap) sesi oldu.
Evet…
Davos ve yaşananlarla ilgili soru yağmuruna tutuldum.
Netice olarak şimdi ne olur?
Hiç…
Asla değişen bir şey olmayacaktır.
Hep söylüyorum, dilimde tüy bitti.
Siyasette duygusallığa yer yoktur. Olamaz…
Bu sadece bizim cahil-bilgisiz insanımızın basit bakış açısı.
Bu konuda çok fazla konuşmaya değer, pek bir şey olmamakla beraber, birkaç hususa değinip bağlayayım.
Sen; “İsrail ürünlerini boykot edelim” diyorsun.
Devletin, İsrail’le ikili ticari ilişkiyi kesebiliyor mu?
Askeri ve bölgesel anlaşmaları askıya almak gibi bir lükse sahip misin?
Bu tür çıkışlar, ABD olsun Avrupa olsun ve doğrudan İsrail kanadından olsun, Filistin bölgesel politikalarını ve onun altyapısı olan BOP projelerini değiştirebilir mi?
Bölge dinamik konjonktürü olarak İsrail ve Türkiye’nin genel olarak içinde olmaklığını gerektiren birlikteliği bozabilir mi?
Yine bölgesel askeri güç dengeleri olarak, bu iki ülke başı çekerken bir birleri ile ayrışması yada zıtlaşması söz konusu olabilir mi?
Uluslararası işbirlikteliği anlaşmalarını hangi ülke yok sayıp, rafa kaldırabilir?
Gerek İsrail’in ülkemizdeki ve gerekse ülkemizin İsrail’deki yapılanmış sermayesini kim yok sayarak, yada önemsemeyerek söküp atabilir?
Dahası var ama siyaset bilimine pek kafası yatmayan halkımıza bunları anlatmak, öyle pek kolay değildir. Çünkü, bu konuda alt yapısı yok.
Burada birde internette çarşaf gibi sayfalarla yer alan, halkımızın aldatılarak, kandırıldığı aptalca anlatıların olduğu, Coca Cola’nın gerçeğine gelelim.
Neymiş efendim, Coca Cola tersten okunduğunda; “Muhammed yok – Mekke yok” muş…
Arapça yazıp okumayı bilmeyen için, bu görüntülere bakıldığında buna inanmamak nerede ise mümkün değildir.
Ama işin aslı bu değil.
Arap alfabesindeki harf yapıları dünyadaki hiçbir alfabede olmayan bir özellik taşır.
Kaligrafi sanatının en büyük nimeti bu alfabenin harfleridir.
İstediniz gibi eğip büker şekilden şekile sokabilirsiniz arap harflerini. Harf yapısı itibari ile anlam (harf anlamı) kolay kolay değişmez…
Burada (arapçayı iyi bilirim) harflerle kaligrafik olarak oynandığı net ve açık olarak ortada.
Eğer arapçayı (kaligrafik olarak) bu şekilde yorumlamaya kalkacak olursak. Daha pek çok çeşitli metinlerin, marka adlarının (Arapça olarak) farklı anlamlarını yakalayabiliriz.
Ben, şöyle bir saat kadar bir zamanımı verdim bilgim (kaligrafi) kadarı ile bir araştırma yaptım.
Arapça harfler kaligrafik olarak değiştirildiğinde, bakın sonuçlara:
NICE=Soysuz.
Adidas=Kitaba inanmayan.
ABD=İnançsız.
TURKIYE (i ve ü yok) = Yalancı-Sahtekar.
Surıye (i yok) = Hafif kadın.
Ice Cola = Muhammet yok mümkünmü.
Bunlar yeterli bilgi vermiş oldu mu bilemem.
Coca Cola’nın satıldığı ülkelerde kaç kişi bu anlamı bilerek içiyor?
Bu ülke insanları Arapça biliyor mu?
İsrail o kadar geri zekalı ki; Bunu yaparak, kazanç yolunu kesecek. Kendi kendisini kazıklayacak öyle mi?
Bir deli kuyuya taş atmış, 10 akıllı(!) çıkarmaya çalışıyor.
Hesap o hesap…
Dostça kalın.
Etiketler:
blog,
din,
Dış politika,
Ekonomi,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
politika,
Siyaset,
tarikatlar,
Toplum,
yazarlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




