Her gün internetten ulaştıklarımda dahil onlarca gazeteyi izliyorum. Ayrıca, ulusal ve büyük yerel ajansları da sürekli izliyorum.
Yabancı ajanslarda önemli altyazısı ile geçilen haberlerin pek çoğu, ülkemizde halkımıza ulaştırılmıyor.
Dünya çapındaki ciddi araştırma kurumlarının yaptığı araştırmalardan, başlayarak ülkelerin ekonomik dalgalanmaları, siyasi çalkantılar, dünya çeşitli ülkelerindeki terör, saldırı, suikast, ayaklanmalar, işçi hak arayış eylemleri hiç ama hiç biri yok bizde.
Halkımıza bu konularda genellikle bilgi verilmemesi için birileri bu haber musluklarını resmen kapatmış durumdayız.
Bilhassa, Rusya’dan kopmuş-ayrılmış, Müslüman yada içinde azınlık müslümanlar olan ülkelerin haberleri özellikle makaslanmakta.
Radikal İslam bu ülkelerde at oynatıyor. Bu yapıya bağlı terörist faaliyetler aldı başını gidiyor. Kafkas Dağları bölgesinde çok ilginç gelişmeler yaşanıyor.
İnguşetya çıktı şimdide. Zaten bir avuç İnguş var, onlarda teröristlerin elinde oyuncak durumuna düştüler.
Bu hareketlerin hepsi, Rusya’ya kazık. Sonra Rusya ayağa kalkıp, haklı olarak tokadı bastı mı, çığlık çığlığa; “Ruslar mezalim yapıyor”…
Yakında, “Ezilen İnguş kardeşlerimize yardım edelim” kampanyaları da düzenlenmek üzere. Camilerde, hukuken yasak olmasına rağmen ve ancak bölge din işleri müdürlüğünün onayı ile kontrollü olarak açılmasına izin verilebilen, ama bu uygulamanın rafa kaldırılmasından dolayı çığ gibi büyüyen mescitlerde; “Pamuk eller cebe” demeye başlarlar…
Kraldan çok kralcı dingillerimizde aynı İsrail-Kosova hatta Uygur bölgesinde olduğu gibi kendi web sayfalarında bunun bayraktarlığını da yaparlar.
Evet. Bölge sıcak. Fokur fokur kaynıyor.
Ama dilerim yanılırım. Bu kez çok çok çok acı olacak…
Olan yine bölge yaşayan halklarına olacak…
Dostça kalın.
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2009 Çarşamba
16 Ağustos 2009 Pazar
Bir süredir Facebook’ta dolaşıyorum.
Gördüklerim içimi kanatıyor.
Bu ortamın gerçek amacından uzak kullanılması bir yana, nerede ise kundak çocukları tarafından kullanılıyor olması gerçek bir facia…
Ard niyetli yıkıcı faaliyetlerin buralara malzeme taşıması, eğitimsiz gençleri zehirlemeleri başka bir dert.
Düşünüyorum da; ülkenin sahibi yokken bu ortamın mı ciddi sahipleri olacak.
Gençlerimizi izledim…
Şaşkınlar. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemiyorlar.
Gerçekten iyi niyetinden samimiyetinden emin olduğum gençleri takibe aldım ve izledim…
Kavram kargaşası yaşıyorlar.
Görsel basın olsun, yazılı basın olsun doğru dürüst eğitim almalarını ve gerçek anlamda bilgide yükselmelerini bırakın desteklemek, aksine köstek oluyor.
Bu pırıl pırıl gençler aile yapıları ve alışkanlıklar olarak da kültürel gelişimlerini başkaca kaynaklara yönlendirmek imkanından da yoksunlar.
Bu durumda tam bir çelişkiler yumağının içinde bocalayıp duruyorlar.
İçim acıyarak bakıyorum…
Aslında bir şeyler yapmak gereğinin farkındalar. Çorbadaki tuza katkıda sağlamak istiyor bu çizgide de bir şeyler yapmak istiyorlar.
Taşıdıkları, “ben” bunu yapmak gerekliliğini kendilerine bağırıyor.
Ve bu gençler bunun bilincinde davranış gösteriyorlar…
Ama işte gerçek burada.
Hangi taşı kaldırması gerektiğini bilmiyor.
Altında en zehirli sürüngenlerin olduğu taşları yerinden oynatıyor.
Onlara, yeni yaşam alanları sunuyor. Başka yere – yerlere taşınan altında akrep olan taşlar buralarda yeni koloniler kurabiliyor.
Hiç değilse birilerini kurtaralım diyor el uzatıyorsunuz…
Ne var ki; O gence o kadar çok uzanmış el var ki; Sizin elinizi görmüyor bile.
Ayrıca; basit mantıkla “O kadar insan yanlış, bir sen mi doğrusun” açmazında da kalmıyor değiller…
El kadar bir çocuk… Namus-onur-haysiyet-vatan konularında, çarpıtılmış-provoke edilmiş-istismarcı-yanlı yayınları sayfasında yayınlamak – yayınlayabilmek cesaretini gösteriyor, futursuzca bu küstahlığı yapabiliyor.
Ana yok baba yok…
Ben de çok şey istiyorum galiba.
Kişi kendisinde olmayanı evladına nasıl verebilir ki…
Dostça kalınız.
Gördüklerim içimi kanatıyor.
Bu ortamın gerçek amacından uzak kullanılması bir yana, nerede ise kundak çocukları tarafından kullanılıyor olması gerçek bir facia…
Ard niyetli yıkıcı faaliyetlerin buralara malzeme taşıması, eğitimsiz gençleri zehirlemeleri başka bir dert.
Düşünüyorum da; ülkenin sahibi yokken bu ortamın mı ciddi sahipleri olacak.
Gençlerimizi izledim…
Şaşkınlar. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemiyorlar.
Gerçekten iyi niyetinden samimiyetinden emin olduğum gençleri takibe aldım ve izledim…
Kavram kargaşası yaşıyorlar.
Görsel basın olsun, yazılı basın olsun doğru dürüst eğitim almalarını ve gerçek anlamda bilgide yükselmelerini bırakın desteklemek, aksine köstek oluyor.
Bu pırıl pırıl gençler aile yapıları ve alışkanlıklar olarak da kültürel gelişimlerini başkaca kaynaklara yönlendirmek imkanından da yoksunlar.
Bu durumda tam bir çelişkiler yumağının içinde bocalayıp duruyorlar.
İçim acıyarak bakıyorum…
Aslında bir şeyler yapmak gereğinin farkındalar. Çorbadaki tuza katkıda sağlamak istiyor bu çizgide de bir şeyler yapmak istiyorlar.
Taşıdıkları, “ben” bunu yapmak gerekliliğini kendilerine bağırıyor.
Ve bu gençler bunun bilincinde davranış gösteriyorlar…
Ama işte gerçek burada.
Hangi taşı kaldırması gerektiğini bilmiyor.
Altında en zehirli sürüngenlerin olduğu taşları yerinden oynatıyor.
Onlara, yeni yaşam alanları sunuyor. Başka yere – yerlere taşınan altında akrep olan taşlar buralarda yeni koloniler kurabiliyor.
Hiç değilse birilerini kurtaralım diyor el uzatıyorsunuz…
Ne var ki; O gence o kadar çok uzanmış el var ki; Sizin elinizi görmüyor bile.
Ayrıca; basit mantıkla “O kadar insan yanlış, bir sen mi doğrusun” açmazında da kalmıyor değiller…
El kadar bir çocuk… Namus-onur-haysiyet-vatan konularında, çarpıtılmış-provoke edilmiş-istismarcı-yanlı yayınları sayfasında yayınlamak – yayınlayabilmek cesaretini gösteriyor, futursuzca bu küstahlığı yapabiliyor.
Ana yok baba yok…
Ben de çok şey istiyorum galiba.
Kişi kendisinde olmayanı evladına nasıl verebilir ki…
Dostça kalınız.
15 Ağustos 2009 Cumartesi
Şeriat ülkesinde ahlak dışı yasalar, işte Afganistan
Afganistan’da sessiz sedasız anayasa değişikliklerine gidildiğini, sonuçlarının ise genel olarak kadınların haklarının kısıtlanmasını getirdiği duyumunu almıştım.
Dün bu konuyla ilgili bilgi toplamaya başlayınca, çok ilginçtir faal gazetecilik yapan pek çok dostumun bile konudan haberi olmadığı gerçeğini gördüm.
Şimdi sıkı durun; dünyanın en ciddi ajanslarına bile dün öğleden sonra geçilmeye başlandı bu haber…
Ve başka bir gerçek; araştırmalarımızın ilk sonuçlarını, gerekli bilginin ayrıntılarını ülkemizdeki radikal İslamcı kanatlardan aldık.
Afganistan’da yeni yasal uygulamalar, kadınların elindeki nerede ise son denecek yasal olanakları da elinden alıp, tam bir “köle” haline getiriyor.
Tecavüze uğrayan kadına, tecavüzcü “bedel” ödemeyi kabul ederse. Suçu “yok” sayılacak.
Kocası ile anlaşmazlıkları nedeni ile yatmak istemeyen kadın aç bırakılabilecek ve hiçbir ihtiyacı kocası tarafından giderilmeyecek.
Kocası; “Akrabalarınla hiç bir surette görüşmeyeceksin” diyen kadın, buna kayıtsız şartsız itaat etmek zorunluluğunda.
Ne kadar çocuğu olacağı konusunda tek karar erkekte ve kadının sağlık koşullarını ileri sürüp, bunu belgelemiş olması bile kocanın çocuk konusunda verdiği kararı etkilemiyor.
Kadının ekonomik nedenlerle kocasından şikayetçi olması, kadının gerekçe olarak gösterebileceği bir şey değil.
Ayrıca; çocukların eğitiminden ve evleneceği kişiyi seçmekten kadını uzaklaştırıyor ve tek kararı erkeğin vereceğini de hükmediyor.
Sanırım çok fazla dava konusu olduğu için alınan başka bir kararda, kadının gezme – eğlenme gibi faaliyetlerini de kocasının iznine bağlaması.
Ve rezilliğin daniskası başka bir karar.
Bir soluk alıp öyle okuyun.
Şimdiye dek, çok eşli erkeklerin her kadın için ayrı oda açması gerekliliği vardı. Bu hükümde kaldırılıp; “Erkek imkanları nisbetinde kadınlara oda verir. Kadınlar imkanları dar olan kocadan “ayrı oda” isteyemez.
Ahlaksızlığa bakın. Yani koca bir odaya girdiğinde, (tabirimi bağışlayın) bir eli yağda bir eli balda olacak… Vay babam vay…
Daha başka şeylerde var ama emin olun hiç biri halkın yararına ve çıkarına değil.
Üstelik tam tersine…
Buyurun... Dini olduğunu söyleyen yönetimi görün.
Buyurun… Müslüman geçinenleri görün.
Buyurun... Şeriatın nasıl uygulandığını görün…
Dostça kalınız.
Az önce aldığım (düzenleme saati) bir habere göre, muhaliflerin(!) şiddetli baskısı nedeni bu değişikliklerin bazıları tekrardan düzenlenecekmiş.
Afgan halkı adına sevindim. Çünkü; karanlıkta 1 mum bile değerlidir.
Dün bu konuyla ilgili bilgi toplamaya başlayınca, çok ilginçtir faal gazetecilik yapan pek çok dostumun bile konudan haberi olmadığı gerçeğini gördüm.
Şimdi sıkı durun; dünyanın en ciddi ajanslarına bile dün öğleden sonra geçilmeye başlandı bu haber…
Ve başka bir gerçek; araştırmalarımızın ilk sonuçlarını, gerekli bilginin ayrıntılarını ülkemizdeki radikal İslamcı kanatlardan aldık.
Afganistan’da yeni yasal uygulamalar, kadınların elindeki nerede ise son denecek yasal olanakları da elinden alıp, tam bir “köle” haline getiriyor.
Tecavüze uğrayan kadına, tecavüzcü “bedel” ödemeyi kabul ederse. Suçu “yok” sayılacak.
Kocası ile anlaşmazlıkları nedeni ile yatmak istemeyen kadın aç bırakılabilecek ve hiçbir ihtiyacı kocası tarafından giderilmeyecek.
Kocası; “Akrabalarınla hiç bir surette görüşmeyeceksin” diyen kadın, buna kayıtsız şartsız itaat etmek zorunluluğunda.
Ne kadar çocuğu olacağı konusunda tek karar erkekte ve kadının sağlık koşullarını ileri sürüp, bunu belgelemiş olması bile kocanın çocuk konusunda verdiği kararı etkilemiyor.
Kadının ekonomik nedenlerle kocasından şikayetçi olması, kadının gerekçe olarak gösterebileceği bir şey değil.
Ayrıca; çocukların eğitiminden ve evleneceği kişiyi seçmekten kadını uzaklaştırıyor ve tek kararı erkeğin vereceğini de hükmediyor.
Sanırım çok fazla dava konusu olduğu için alınan başka bir kararda, kadının gezme – eğlenme gibi faaliyetlerini de kocasının iznine bağlaması.
Ve rezilliğin daniskası başka bir karar.
Bir soluk alıp öyle okuyun.
Şimdiye dek, çok eşli erkeklerin her kadın için ayrı oda açması gerekliliği vardı. Bu hükümde kaldırılıp; “Erkek imkanları nisbetinde kadınlara oda verir. Kadınlar imkanları dar olan kocadan “ayrı oda” isteyemez.
Ahlaksızlığa bakın. Yani koca bir odaya girdiğinde, (tabirimi bağışlayın) bir eli yağda bir eli balda olacak… Vay babam vay…
Daha başka şeylerde var ama emin olun hiç biri halkın yararına ve çıkarına değil.
Üstelik tam tersine…
Buyurun... Dini olduğunu söyleyen yönetimi görün.
Buyurun… Müslüman geçinenleri görün.
Buyurun... Şeriatın nasıl uygulandığını görün…
Dostça kalınız.
Az önce aldığım (düzenleme saati) bir habere göre, muhaliflerin(!) şiddetli baskısı nedeni bu değişikliklerin bazıları tekrardan düzenlenecekmiş.
Afgan halkı adına sevindim. Çünkü; karanlıkta 1 mum bile değerlidir.
13 Ağustos 2009 Perşembe
Bakalım bu "toruna" kimler sahip çıkacak
AKP Kadın Kolları Başkanlığı, "kürtçe" bir sloganın yer aldığı “demokrasi manifestosunu” (!) geri çekmiş.
AKP antetli matbu evrakta, Kürtçe yazı ve slogan olması, gerek halkın tepkisi ve gerekse hukuki açıdan sorun yaratabileceği endişesi AKP yönetimini bu metni geri çekmek zorunda bırakmış.
Evet… Güncel haber bu…
Sanırım bendenizi izleyen yada ülkemizdeki doğruları yazan yazarları izleyenler, her zaman söylediğimizi hatırlayacaklardır.
“Tarikatlar sadece alevi tarikat ve cemaatler dışında olarak tamamen Kürt kökenlidir.”
Ülkemizde, radikal islamın iktidar olmasında dış kaynakların da desteği ile en büyük çalışma buralarda yapılmış ve hala yapılagelmektedir.
Halkımızın, manevi duyguları istismar edilerek, kandırılıp-aldatılarak kendi cenahlarına çekilmekte ve bu şekilde bizi kendi içimizden vurmaktalar.
Bunu defalarca dile getirip anlattık.
Tarikat ve cemaatlerin elleri çok uzun ve ekonomik güçleri devasa.
Sözde şeriat adı altında yönetilen faşist İslam ülkelerinin de desteğinin yanı sıra bölgemizde çıkar hesabı yapan gelişmiş ülkelerinde desteği, bu şer odaklarını daha bir cüretkar ve pervasız hale getirdi.
Ülkemize gelen Arap liderleri artık devletin gösterdiği mekanlarda değil, tarikat şeyhlerinin seçtiği mekanlarda ağırlanıyorlar.
Bu geri çekilen yazıya gelince…
Bu ve benzeri pek çok yazı ve diğer çalışmalar bu şer yuvalarında hazırlanıyor.
Eeeee….
Buradaki, kraldan çok kralcılar bazen böyle hatalar yapıyor ve kendilerini ele veriyor.
Olay açık seçik ortada ama bakmayın siz.
Bu koca ülkede kaç kişi bu gerçeğin farkında…
Bu yazımı kaç kişi okuyacak, anlayacak ve toplumla paylaşacak.
Hele bu blog ortamında.
Darılmak yok. Gücenmek yok. İğneyi önce kendimize batıralım.
Basit bir futbol takımında bile, 11 kişinin hepsi görevlerini ancak yaptıkları takdirde maçı kazanma şansı vardır. Burada 1 tek kişi görevini aksatsa-üstüne düşeni yapmasa başarı beklemek hayaldir.
Bizler; “Artık dönülmez yola girdik. Bu ülkede kötü gidiş durdurulamaz” derken, gerçekte kinayemizin ne olduğu açıktır.
Her kimse o…
Her ne ise o…
Her nasılsa o…
Birgün bu ülkeyi kurtaracak. Bu ülkeye bir şeycikler olmaz. Kimse bir şey yapamaz.
Derler ya; “En son babalar duyar”… Bugün bir kez daha söylüyorum.
Bu kız iğfal edildi ve bekle yakında “torunu” kucağına alacaksın…
Ama duymamak için elinden geleni yapana ne denir…
Göreceğiz… Bakalım bu gayrimeşru çocuğa kimler sahip çıkacak…
Anasına (vatan) kimler sahip çıkacak…
Dostça kalınız.
AKP antetli matbu evrakta, Kürtçe yazı ve slogan olması, gerek halkın tepkisi ve gerekse hukuki açıdan sorun yaratabileceği endişesi AKP yönetimini bu metni geri çekmek zorunda bırakmış.
Evet… Güncel haber bu…
Sanırım bendenizi izleyen yada ülkemizdeki doğruları yazan yazarları izleyenler, her zaman söylediğimizi hatırlayacaklardır.
“Tarikatlar sadece alevi tarikat ve cemaatler dışında olarak tamamen Kürt kökenlidir.”
Ülkemizde, radikal islamın iktidar olmasında dış kaynakların da desteği ile en büyük çalışma buralarda yapılmış ve hala yapılagelmektedir.
Halkımızın, manevi duyguları istismar edilerek, kandırılıp-aldatılarak kendi cenahlarına çekilmekte ve bu şekilde bizi kendi içimizden vurmaktalar.
Bunu defalarca dile getirip anlattık.
Tarikat ve cemaatlerin elleri çok uzun ve ekonomik güçleri devasa.
Sözde şeriat adı altında yönetilen faşist İslam ülkelerinin de desteğinin yanı sıra bölgemizde çıkar hesabı yapan gelişmiş ülkelerinde desteği, bu şer odaklarını daha bir cüretkar ve pervasız hale getirdi.
Ülkemize gelen Arap liderleri artık devletin gösterdiği mekanlarda değil, tarikat şeyhlerinin seçtiği mekanlarda ağırlanıyorlar.
Bu geri çekilen yazıya gelince…
Bu ve benzeri pek çok yazı ve diğer çalışmalar bu şer yuvalarında hazırlanıyor.
Eeeee….
Buradaki, kraldan çok kralcılar bazen böyle hatalar yapıyor ve kendilerini ele veriyor.
Olay açık seçik ortada ama bakmayın siz.
Bu koca ülkede kaç kişi bu gerçeğin farkında…
Bu yazımı kaç kişi okuyacak, anlayacak ve toplumla paylaşacak.
Hele bu blog ortamında.
Darılmak yok. Gücenmek yok. İğneyi önce kendimize batıralım.
Basit bir futbol takımında bile, 11 kişinin hepsi görevlerini ancak yaptıkları takdirde maçı kazanma şansı vardır. Burada 1 tek kişi görevini aksatsa-üstüne düşeni yapmasa başarı beklemek hayaldir.
Bizler; “Artık dönülmez yola girdik. Bu ülkede kötü gidiş durdurulamaz” derken, gerçekte kinayemizin ne olduğu açıktır.
Her kimse o…
Her ne ise o…
Her nasılsa o…
Birgün bu ülkeyi kurtaracak. Bu ülkeye bir şeycikler olmaz. Kimse bir şey yapamaz.
Derler ya; “En son babalar duyar”… Bugün bir kez daha söylüyorum.
Bu kız iğfal edildi ve bekle yakında “torunu” kucağına alacaksın…
Ama duymamak için elinden geleni yapana ne denir…
Göreceğiz… Bakalım bu gayrimeşru çocuğa kimler sahip çıkacak…
Anasına (vatan) kimler sahip çıkacak…
Dostça kalınız.
Etiketler:
blog,
Dış politika,
din,
Ekonomi,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
politika,
seçimler,
Siyaset,
tarikatlar,
Toplum,
yazarlar
11 Ağustos 2009 Salı
Çin ve ekonomide değişim
Okuduğum 2 ekonomist yazılarında; Çin’in kapitalizme doğru gittiğini, kapitalizmin çekiciliğine kapıldığını ilerde sistemin bu şekilde oturacağı kanısında olduklarını yazmışlar.
Hangi ilerde?...
Çin, bugün artık resmen kapitalizmi yaşıyor.
Bir senede 3 sendika kuruldu. Bir sendika kurulması ihtiyacı neden doğar acaba?
Hafızam yanıltmıyorsa, 2008 Şubat-Eylül arasında Çin’de 120 kadar sanayiye yönelik fabrika kuruldu.
Fabrika kurulması basit bir düşünce ile işsize iş olarak düşünülemez. Bu ciddi bir hatadır.
Sosyalizm ve kapitalizm gerçeğini iyi bilmeyen, konuya vakıf olmayan kolay kolay anlayamaz.
Şöyle basitçe (Demotike) anlatmaya çalışayım.
20 sanatkar evlerinde hediyelik eşya üretiyor. Her biri 3 yada 4 birim para harcıyor ve günde 5 ürün üretiyor. 10 birim fiyatla satıyor.
Kapitalist sistem fabrika açıp bu 20 kişiyi topluyor. Sanatkarın elde ürettiği hammadde ve malzemenin yaklaşık yarısını piyasadan aldığı için, bu sistemde her birim harcama 7-8’e çıkıyor.
Yönetim akıllı, bu miktar üzerinden sanatkar aç kalmaması için ona yine 5 birim kadar parasını ödüyor. Ürünü ise 18-20 birim fiyatla satmaya başlıyor.
Evet… Basitçesi bu.
Tabi burada sosyalist sistemde devletin kendi kendine yetmesi ve vergi sistemi ayrıca kapitalist sistemin kendi yeterli ciddi kaynaklarını sermayedarlara peşkeş çekip, (bu halkın malıdır) halkın sırtından vergilendirme ile devlet yönetmesi asla unutulmamalıdır.
Dostça kalınız.
Hangi ilerde?...
Çin, bugün artık resmen kapitalizmi yaşıyor.
Bir senede 3 sendika kuruldu. Bir sendika kurulması ihtiyacı neden doğar acaba?
Hafızam yanıltmıyorsa, 2008 Şubat-Eylül arasında Çin’de 120 kadar sanayiye yönelik fabrika kuruldu.
Fabrika kurulması basit bir düşünce ile işsize iş olarak düşünülemez. Bu ciddi bir hatadır.
Sosyalizm ve kapitalizm gerçeğini iyi bilmeyen, konuya vakıf olmayan kolay kolay anlayamaz.
Şöyle basitçe (Demotike) anlatmaya çalışayım.
20 sanatkar evlerinde hediyelik eşya üretiyor. Her biri 3 yada 4 birim para harcıyor ve günde 5 ürün üretiyor. 10 birim fiyatla satıyor.
Kapitalist sistem fabrika açıp bu 20 kişiyi topluyor. Sanatkarın elde ürettiği hammadde ve malzemenin yaklaşık yarısını piyasadan aldığı için, bu sistemde her birim harcama 7-8’e çıkıyor.
Yönetim akıllı, bu miktar üzerinden sanatkar aç kalmaması için ona yine 5 birim kadar parasını ödüyor. Ürünü ise 18-20 birim fiyatla satmaya başlıyor.
Evet… Basitçesi bu.
Tabi burada sosyalist sistemde devletin kendi kendine yetmesi ve vergi sistemi ayrıca kapitalist sistemin kendi yeterli ciddi kaynaklarını sermayedarlara peşkeş çekip, (bu halkın malıdır) halkın sırtından vergilendirme ile devlet yönetmesi asla unutulmamalıdır.
Dostça kalınız.
7 Ağustos 2009 Cuma
Putin'in ziyareti
Vladimir Putin'in yaptığı ziyaret üstüne olarak, “Bu istişarelerden ne çıkar?”, “Sizce bu nedir?”, “Gerçekten basından duyduğumuz gibi, ülkemiz çıkarları söz konusu mudur?” gibi sorular aldım.
Kıymetli dostlarım; İmzalanan bir sürü anlaşma olduğunu, bazı konularda anlaşma ve mütabakat sağlandığını öğrendik.
Ne var ki; bu konuşulup anlaşma sağlandığı söylenen konular çok net olarak kamuoyu ile (medya dahil) paylaşılmadı. Ayrıca, imzalanan anlaşmalarında taraflarca ne tür istekler ve ödünleri kapsadığı konusunda da açıklık henüz yok.
Devletin tepesindeki kişilerin; “Çok verimli bir toplantı-ziyaret oldu” demeleri şahsen bendeniz için geçerli değil.
bir şeylerin netleşip açıklığa kavuşması gerek.
Muğlak ifadeler ve kaçamak cevaplar şu ana kadar gözlemlediklerim.
Dilerim dağ fare doğurmaz.
Bölge ülkeleri olarak, gerek ülkemiz ve gerekse Rusya’nın ticaretten, bölgesel stratejilere ortak politikalar üretmesine aslında ihtiyaç vardır.
Bunun böyle olması her iki ülkenin yakınlaşması ve dirsek teması, sıcak bölgemizde stratejik olarak da önem arzetmektedir.
Keza; ülkemiz sınır sorunları ile Rusya’nın özerk idareler-yönetim sorunları bir noktada örtüşmektedir.
Anlatmaya çalıştığım gibi, bu her iki ülkenin çıkarlarını da içermektedir.
Şu da var ki; AKP gibi bir yönetim muhataptır. Ne devlet adamlığı ne yönetim anlayışları kesin olarak güven vermemekte.
Dahası, güvenin ayrıca açacağı büyük yara ve kayıplarda düşünülmeli…
Bu nedenle, sonuçlar tam olarak elimize geçmeden, somut verilere ulaşmadan konuşmak son derece yanlış diye düşünüyorum.
Bir şeyler söyleye bilmemiz için bir süre daha gerekecek gibi görünüyor….
Dostça kalınız.
Kıymetli dostlarım; İmzalanan bir sürü anlaşma olduğunu, bazı konularda anlaşma ve mütabakat sağlandığını öğrendik.
Ne var ki; bu konuşulup anlaşma sağlandığı söylenen konular çok net olarak kamuoyu ile (medya dahil) paylaşılmadı. Ayrıca, imzalanan anlaşmalarında taraflarca ne tür istekler ve ödünleri kapsadığı konusunda da açıklık henüz yok.
Devletin tepesindeki kişilerin; “Çok verimli bir toplantı-ziyaret oldu” demeleri şahsen bendeniz için geçerli değil.
bir şeylerin netleşip açıklığa kavuşması gerek.
Muğlak ifadeler ve kaçamak cevaplar şu ana kadar gözlemlediklerim.
Dilerim dağ fare doğurmaz.
Bölge ülkeleri olarak, gerek ülkemiz ve gerekse Rusya’nın ticaretten, bölgesel stratejilere ortak politikalar üretmesine aslında ihtiyaç vardır.
Bunun böyle olması her iki ülkenin yakınlaşması ve dirsek teması, sıcak bölgemizde stratejik olarak da önem arzetmektedir.
Keza; ülkemiz sınır sorunları ile Rusya’nın özerk idareler-yönetim sorunları bir noktada örtüşmektedir.
Anlatmaya çalıştığım gibi, bu her iki ülkenin çıkarlarını da içermektedir.
Şu da var ki; AKP gibi bir yönetim muhataptır. Ne devlet adamlığı ne yönetim anlayışları kesin olarak güven vermemekte.
Dahası, güvenin ayrıca açacağı büyük yara ve kayıplarda düşünülmeli…
Bu nedenle, sonuçlar tam olarak elimize geçmeden, somut verilere ulaşmadan konuşmak son derece yanlış diye düşünüyorum.
Bir şeyler söyleye bilmemiz için bir süre daha gerekecek gibi görünüyor….
Dostça kalınız.
5 Ağustos 2009 Çarşamba
Fitre ve zekat belirlenmiş(!)
Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunun yaptığı toplantı sonucunda; 2009 Yılı Ramazan ayının başlangıcından, 2010 Yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan sürede fitre miktarı 6,50 TL olarak belirlendi.
Fitre, 1 kişiye verilen ve 1 öğün yemek karşılığıdır.
Şimdi bunu günde 3 öğün ve aylık toplam 90 yemek olarak hesaplayın.
Ve asgari ücret miktarı ile karşılaştırın. Asgari ücret alıp, üstelik aile geçindiren insanların halini düşünün.
Yine bu hesaptan yola çıkarak emekli insanların halini düşünün.
1 emekli maaşı ile yaşayan karı koca, görüldüğü üzere ancak karnını doyurabilmekte.
Gerek emekli ve gerek asgari ücretle çalışan olarak geçinmek mucizeden de öte.
Geçtim kira gerçeğini ve asgari yaşam standartlarını. Görüldüğü üzere, 2 kişilik bir ailenin yemek ihtiyacının ötesinde faturalarını bile ödemesi imkansız.
Bu 6.50 TL. asgari geçim indirimi, emekli maaşları ve asgari ücretin belirlendiği kriterlere bakılarak ortaya koyuluyor.
Fakat bu ölçülere dikkatle bakıldığında, aslında bu kararın oldukça zor verildiği bu rakamın ortaya koyulmasında çok ter döküldüğü net olarak görülmekte.
Çünkü, rakam bu haliyle bile hiçbir ölçüye uymamakta.
Dediğimiz gibi fitre sadece 1 öğün yemektir.
Emekli maaşı ve asgari ücretler ise refah payı (!) dahil pek çok şeyi içermektedir.
Şimdi burada sadece yemek olarak hesap yapılacak olsa, 1.5 ila 2.5 TL arasında bir rakam ortaya çıkacaktı.
Bu rakam emekli ve asgari ücretlinin gerçeği…
Şimdi… Eğer bu rakam verilecek olsa 2 yerden balon yapacaktı.
1. Halk; “Bunu versen ne olacak vermesen ne olacak” diyecekti.
2. Fitre ve zekatlar, tarikat - cemaat lider ve yöneticilerinin emri ile müridlerce bir havuzda toplanmaktadır. Bu ülkede en az 20 milyon mürid olduğunu düşünün… Bu gelirin düşmesi kimsenin işine gelmez…
Fitre-zekat, başka ifade ile sadaka-i fıtır günümüzde artık geçerli değildir.
Ama anlatmaya çalıştığım gibi, tarikat ve cemaatlere ayrıca bir kaynak olduğu için gerçekler konuşulmuyor ve aksine ört-bas ediliyor.
Fitre ve zekatın verildiği dönemlerde, devlet yoktu. Halktan vergi alıp, bu vergiyi o toplumun ihtiyaçları doğrultusunda kullanan bir yönetimde yoktu.
Kabile toplulukları, ihtiyaç sahipleri için bu tür yardımlaşmalarda bulunurdu keza dinimizce emir olması da zaten bu nedene dayanmaktadır.
Oysa günümüzde, devlet; gerek ülke insanının ihtiyaçları ve gerekse ülke genel ihtiyaçlarını gidermek için her çalışandan, her hizmetten vergi almaktadır.
Örneğin; Kimsesiz çocuklar-Kimsesiz yaşlılar-yoksul vatandaş ve aileler için barınma birimlerinden, aş evleri ve sosyal destek unsurlarına kadar her şeyi yüklenmiştir.
Bu konuyu konuştuğum tarikat-cemaat önde gelenlerinin yaptığı papağanlığa sizinde alet olmamanızı dilerim.
“İyide… Devlet herkese, her ihtiyaç sahibine yetişemiyor ki…”
Sanki bunlar yetişiyor da ihtiyaç sahibi mağdur kalmadı…
Ayrıca vatandaş olarak bu beni-bizi hiç alakadar etmez. Çünkü; ben-biz görevimizi yapıp vergimizi paşa paşa ödemişiz. Burada bu verdiğimiz eğer gerektiği şekilde harcanmamış, ihtiyaç sahibine ulaşmamış ise bu tamamen yöneticilerin vebalidir.
Yüce kitabımızda; bu konuda yöneticileri çok ciddi uyarmaktadır.
Sözü gelmişken, yardımlaşma ile ilgili bir konuya daha değinip bağlamak istiyorum.
Peygamber Efendimiz; “Cuma namazlarına katılın” demiştir. Ve ardından çok ciddi bir söz söylemiştir; “Mazeretsiz 3 cumaya katılmayan bizden değildir”…
Peygamber Efendimiz yerden göge haklı idi.
Çünkü bu cuma namazlarında, bölgede yaşayan halkın durumu nerede ise tek tek ele alınır, ihtiyaç sahipleri belirlenir, topluca yapılacak çalışmalar konuşulur, kimin ne yapabileceği netlik kazanırdı.
Bu vesile ile ayrıca, bölge için stratejik kararlar alınır, fikirler ortaya koyulurdu…
Şimdi bir daha düşünün. Peygamber Efendimiz; “3 cumaya katılmayan bizden değildir” derken haklı mıydı haksız mıydı…
Haklıydı…
Ama bugün bu da, devlet, belediye ve yerel yönetimlerce üslenilmiştir…
Söylediğim ve anlattığım açık ve net…
Gerisi sizlerin takdir ve yorumunuza kalmıştır.
Dostça kalınız.
Fitre, 1 kişiye verilen ve 1 öğün yemek karşılığıdır.
Şimdi bunu günde 3 öğün ve aylık toplam 90 yemek olarak hesaplayın.
Ve asgari ücret miktarı ile karşılaştırın. Asgari ücret alıp, üstelik aile geçindiren insanların halini düşünün.
Yine bu hesaptan yola çıkarak emekli insanların halini düşünün.
1 emekli maaşı ile yaşayan karı koca, görüldüğü üzere ancak karnını doyurabilmekte.
Gerek emekli ve gerek asgari ücretle çalışan olarak geçinmek mucizeden de öte.
Geçtim kira gerçeğini ve asgari yaşam standartlarını. Görüldüğü üzere, 2 kişilik bir ailenin yemek ihtiyacının ötesinde faturalarını bile ödemesi imkansız.
Bu 6.50 TL. asgari geçim indirimi, emekli maaşları ve asgari ücretin belirlendiği kriterlere bakılarak ortaya koyuluyor.
Fakat bu ölçülere dikkatle bakıldığında, aslında bu kararın oldukça zor verildiği bu rakamın ortaya koyulmasında çok ter döküldüğü net olarak görülmekte.
Çünkü, rakam bu haliyle bile hiçbir ölçüye uymamakta.
Dediğimiz gibi fitre sadece 1 öğün yemektir.
Emekli maaşı ve asgari ücretler ise refah payı (!) dahil pek çok şeyi içermektedir.
Şimdi burada sadece yemek olarak hesap yapılacak olsa, 1.5 ila 2.5 TL arasında bir rakam ortaya çıkacaktı.
Bu rakam emekli ve asgari ücretlinin gerçeği…
Şimdi… Eğer bu rakam verilecek olsa 2 yerden balon yapacaktı.
1. Halk; “Bunu versen ne olacak vermesen ne olacak” diyecekti.
2. Fitre ve zekatlar, tarikat - cemaat lider ve yöneticilerinin emri ile müridlerce bir havuzda toplanmaktadır. Bu ülkede en az 20 milyon mürid olduğunu düşünün… Bu gelirin düşmesi kimsenin işine gelmez…
Fitre-zekat, başka ifade ile sadaka-i fıtır günümüzde artık geçerli değildir.
Ama anlatmaya çalıştığım gibi, tarikat ve cemaatlere ayrıca bir kaynak olduğu için gerçekler konuşulmuyor ve aksine ört-bas ediliyor.
Fitre ve zekatın verildiği dönemlerde, devlet yoktu. Halktan vergi alıp, bu vergiyi o toplumun ihtiyaçları doğrultusunda kullanan bir yönetimde yoktu.
Kabile toplulukları, ihtiyaç sahipleri için bu tür yardımlaşmalarda bulunurdu keza dinimizce emir olması da zaten bu nedene dayanmaktadır.
Oysa günümüzde, devlet; gerek ülke insanının ihtiyaçları ve gerekse ülke genel ihtiyaçlarını gidermek için her çalışandan, her hizmetten vergi almaktadır.
Örneğin; Kimsesiz çocuklar-Kimsesiz yaşlılar-yoksul vatandaş ve aileler için barınma birimlerinden, aş evleri ve sosyal destek unsurlarına kadar her şeyi yüklenmiştir.
Bu konuyu konuştuğum tarikat-cemaat önde gelenlerinin yaptığı papağanlığa sizinde alet olmamanızı dilerim.
“İyide… Devlet herkese, her ihtiyaç sahibine yetişemiyor ki…”
Sanki bunlar yetişiyor da ihtiyaç sahibi mağdur kalmadı…
Ayrıca vatandaş olarak bu beni-bizi hiç alakadar etmez. Çünkü; ben-biz görevimizi yapıp vergimizi paşa paşa ödemişiz. Burada bu verdiğimiz eğer gerektiği şekilde harcanmamış, ihtiyaç sahibine ulaşmamış ise bu tamamen yöneticilerin vebalidir.
Yüce kitabımızda; bu konuda yöneticileri çok ciddi uyarmaktadır.
Sözü gelmişken, yardımlaşma ile ilgili bir konuya daha değinip bağlamak istiyorum.
Peygamber Efendimiz; “Cuma namazlarına katılın” demiştir. Ve ardından çok ciddi bir söz söylemiştir; “Mazeretsiz 3 cumaya katılmayan bizden değildir”…
Peygamber Efendimiz yerden göge haklı idi.
Çünkü bu cuma namazlarında, bölgede yaşayan halkın durumu nerede ise tek tek ele alınır, ihtiyaç sahipleri belirlenir, topluca yapılacak çalışmalar konuşulur, kimin ne yapabileceği netlik kazanırdı.
Bu vesile ile ayrıca, bölge için stratejik kararlar alınır, fikirler ortaya koyulurdu…
Şimdi bir daha düşünün. Peygamber Efendimiz; “3 cumaya katılmayan bizden değildir” derken haklı mıydı haksız mıydı…
Haklıydı…
Ama bugün bu da, devlet, belediye ve yerel yönetimlerce üslenilmiştir…
Söylediğim ve anlattığım açık ve net…
Gerisi sizlerin takdir ve yorumunuza kalmıştır.
Dostça kalınız.
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Gözler hukuk devleti(!) görsün. Alın size yeni bir aklama daha...
13. ağır ceza mahkemesi Danıştay saldırısı davasının 1. Ergenekon davasıyla birleştirilmesine karar verdi.
Şimdi bu işin Türkçesini konuşalım.
Danıştay’a ve Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan gerici-yobaz saldırılara maske takıp gizlemek. Dahası bu dava ile ilgili olarak gerçek suçluların ekmeğine yağ sürmek ve onları korumuş olmak.
Bu ülkedeki gerçek vatanseverlerin uyduruk isnatlarla yargılandığı (aslında yargılayacak yada yargılanan da bir şey yok, bu insanların içerde tutulması gerekliliği söz konusudur) Ergenekon Davası’na bu davanın da birleştirilmesi tamamen oyun.
Gün gelip Ergenekon Davası düştüğü, içerdekilerin birşekilde (!) dışarıya çıkmaya başladıkları gün, diğer davaların artık lafı bile edilemez olacaktır.
İşte gerçek amaç…
Bu işin daha pek çok ayrıntısı var ama dahasını konuşmanın pek anlam taşıyacağını zannetmiyorum.
Sözün bu kadarını anlayan, zaten gerisini de anlar.
Sözün bu kadarını anlamayana-anlamak istemeyene neyi anlatsan zaten boş…
Dostça kalın.
Şimdi bu işin Türkçesini konuşalım.
Danıştay’a ve Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan gerici-yobaz saldırılara maske takıp gizlemek. Dahası bu dava ile ilgili olarak gerçek suçluların ekmeğine yağ sürmek ve onları korumuş olmak.
Bu ülkedeki gerçek vatanseverlerin uyduruk isnatlarla yargılandığı (aslında yargılayacak yada yargılanan da bir şey yok, bu insanların içerde tutulması gerekliliği söz konusudur) Ergenekon Davası’na bu davanın da birleştirilmesi tamamen oyun.
Gün gelip Ergenekon Davası düştüğü, içerdekilerin birşekilde (!) dışarıya çıkmaya başladıkları gün, diğer davaların artık lafı bile edilemez olacaktır.
İşte gerçek amaç…
Bu işin daha pek çok ayrıntısı var ama dahasını konuşmanın pek anlam taşıyacağını zannetmiyorum.
Sözün bu kadarını anlayan, zaten gerisini de anlar.
Sözün bu kadarını anlamayana-anlamak istemeyene neyi anlatsan zaten boş…
Dostça kalın.
29 Temmuz 2009 Çarşamba
İslamcı burjuvazi
Müstakil (tamamen tarikat ve cemaat yapılı olması nedeni ile üyeleri ve kendi yapısı içinde, Müstakil değil Müslüman kelimesi kullanılır) Sanayiciler ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) kurucu Başkanı Erol Yarar’ın Eyüp’te yapılan bir toplantı sırasında, basına verdiği demeçte; “Bu dernek eski ve yeni ayrımı (tanımı) ile yeni burjuvazi tabakası yarattı” sözleri konuşuluyor.
Başkan Ömer Cihad Vardan ise bu sözleri hem eleştirmeye ve hemde konuyu ört-bas etmeye çalışıyor.
Bu konuda çok fazla konuşmaya gerek yok.
Özal döneminden başlayarak, bugünkü iktidarla tavana vuran; faizsiz ve pek çoğu geri ödemesiz, 50 ve 70 yıllık kredilerin kimlere verildiği, nasıl verildiği, nasıl bir uygulamanın yapıldığı gün gelip belki ortaya çıkarsa (ki; hiç sanmıyorum) Yarar’ın sözünü ettiği burjuvaji gerçeği de tüm çıplaklığı ile ortaya çıkar…
Bunlar sözde Müslüman dini bütünler. Söze geldiği zaman “bir lokma bir hırka” derler ama bu kesimin sadece kullandığı binek araçlara bakmak bile, anlayana çok şey anlatır…
Tarikat ve cemaat liderlerinin bir ayağı artık köy köşelerinden çok uzak ve farklı olan Avrupa-İstanbul-Ankara-Akdeniz ve Ege bölgelerinde…
Büyük ağalar ise artık köylerini ve kendi bölgelerini buralardan yönetmekte. Çocukları şimdilerde kendi bölgelerini-yörelerini-köylerini bile tanımamakta…
Bu halkın, kendi eliyle ateşe koyduğu bu pilav daha çooook su kaldırır…
Dostça kalınız.
Başkan Ömer Cihad Vardan ise bu sözleri hem eleştirmeye ve hemde konuyu ört-bas etmeye çalışıyor.
Bu konuda çok fazla konuşmaya gerek yok.
Özal döneminden başlayarak, bugünkü iktidarla tavana vuran; faizsiz ve pek çoğu geri ödemesiz, 50 ve 70 yıllık kredilerin kimlere verildiği, nasıl verildiği, nasıl bir uygulamanın yapıldığı gün gelip belki ortaya çıkarsa (ki; hiç sanmıyorum) Yarar’ın sözünü ettiği burjuvaji gerçeği de tüm çıplaklığı ile ortaya çıkar…
Bunlar sözde Müslüman dini bütünler. Söze geldiği zaman “bir lokma bir hırka” derler ama bu kesimin sadece kullandığı binek araçlara bakmak bile, anlayana çok şey anlatır…
Tarikat ve cemaat liderlerinin bir ayağı artık köy köşelerinden çok uzak ve farklı olan Avrupa-İstanbul-Ankara-Akdeniz ve Ege bölgelerinde…
Büyük ağalar ise artık köylerini ve kendi bölgelerini buralardan yönetmekte. Çocukları şimdilerde kendi bölgelerini-yörelerini-köylerini bile tanımamakta…
Bu halkın, kendi eliyle ateşe koyduğu bu pilav daha çooook su kaldırır…
Dostça kalınız.
27 Temmuz 2009 Pazartesi
Kalem kullanmak
Dün okuduğum yazısında, Hasan Cemal; “Demirel’in, Özal’ın ve Tayyib’in Kürt sorununu yüreklerinde ne kadar hissettikleri” konusunda fikirlerini aktarmış…
Düşündüm de; Güleriz ağlanacak halimize – Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış – Hem kel hem fodul – Ayranı yok içmeye gibi ve benzeri sözler geldi aklıma…
Sanki bu ülkede tam demokrasi uygulanıyor, sanki bu ülkede hukukun üstünlüğü ve yasalar istisnasız uygulanıyor, sanki bu ülkede insan hakları ve sivil toplum örgütleri yerli yerine oturmuş, sanki bu ülkede bağımsız yargı tam olarak işliyor, sanki bu ülkede basın-medya kültürel gelişmesini bihakkın tamamlamış. Daha sayayım mı? Ne dersiniz gerek var mı?
Evet… Bir ülkede azınlıklara verilecek haklar, ülke halklarının eşitliği ve kendi kültürleri çizgisinde bakılacak olursa, asgari bu doneler yerli yerinde olması gerektir.
Örneğin; İngiltere’nin “Birleşil Krallık” yutturmacası…
Yada Amerika, “Birleşik Devletleri” dolması…
Eeee… Adamlar mecburen sömürdükleri ülkelere (sözde fasulyeden) bayraklarını iade etti.
Bunun aksi olarak; ETA’sı, İRA’sı, Mormon’ları ve dahası neler yaşandı, ne acılar çekildi malum…
Ama ülkemizdeki Kürt olayına aynı pencereden bakamayız.
Zaten bu gerçeğin, bilenlerce saklanması-adam gibi dile getirilmemesi, çıkarı olanların birde üstelik ört-bas etmesi, dillendirilmesini engellemeleri, bu konuda bilgi ve kültür yoksunlarının çal-çene konuşmaları yada çala kalem yazmaları ve ayrıca ülkemiz üzerinden oynanan oyunları düzenleyen ve alet olanların, bu kaosu ve karmaşayı sürdürme çabaları işte bizi bu günlere bu noktaya getirdi.
Dostlarım…
Burada, kendimce bir çözüm yada yol haritası filan sunmaya kalkmayacağım.
Kaldı ki; bu siyaset bilimine ve ülkeler andlaşmalarına yada hukukuna da aykırıdan öte saygısızlık, haddini aşma olur.
Ancak; ben kimsenin duygularına, bağlantılarına, göbek bağlarına bakmadan doğrudan zaten orada öylece duran gerçeği ve asıl çözümü bir kez daha hatırlatacağım.
“Misak-ı Milli”…
Bu tek yönlü ve tek boyutlu değildir.
Ve… Misak-ı Milli sadece sınırlarla tanımlanmaz-tanımlanamaz…
Bu ülkede yaşayan azınlıklar bile bunu benimsemiştir.
Bunun en çarpıcı kanıt ve örneği; Türkiye’deki Yunanlılar “resmen rum” adını almış ve benimsemişlerdir. (Osmanlı döneminde rum kelimesi sadece yakıştırma idi ve Yunanlılar bu yakıştırmayı reddetmişlerdir. Osmanlı dönemini anlatan sayısız eserde bu konuya yer verilmiştir)
Bölgedeki aşiretlerin (akrabalık konusu) Hatay-Suriye tek istisnadır.
Kaldı ki; zaman içinde bu konuda çözüldü…
Burada diğer bir gerçek kanıt, ilk mecliste yer alan kişiler ve temsil ettikleridir.
Efendiler…
Cumhuriyet kurulduğunda, ülkemizdeki her cemaat “O” metnin altına imza koydu.
Gerçekler ortada…
Gerçek dedim aklıma geldi…
Demirel’i, Özal’ı, Tayyib’i kimler nerelerden ve neden bulup çıkardı.
Bu millet unutkandır. Kalem dediğin bunları hatırlatır.
“Yap” emri ile gelenden, hangi “yüreğindekini hissetmek”…
Dostça kalınız.
Düşündüm de; Güleriz ağlanacak halimize – Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış – Hem kel hem fodul – Ayranı yok içmeye gibi ve benzeri sözler geldi aklıma…
Sanki bu ülkede tam demokrasi uygulanıyor, sanki bu ülkede hukukun üstünlüğü ve yasalar istisnasız uygulanıyor, sanki bu ülkede insan hakları ve sivil toplum örgütleri yerli yerine oturmuş, sanki bu ülkede bağımsız yargı tam olarak işliyor, sanki bu ülkede basın-medya kültürel gelişmesini bihakkın tamamlamış. Daha sayayım mı? Ne dersiniz gerek var mı?
Evet… Bir ülkede azınlıklara verilecek haklar, ülke halklarının eşitliği ve kendi kültürleri çizgisinde bakılacak olursa, asgari bu doneler yerli yerinde olması gerektir.
Örneğin; İngiltere’nin “Birleşil Krallık” yutturmacası…
Yada Amerika, “Birleşik Devletleri” dolması…
Eeee… Adamlar mecburen sömürdükleri ülkelere (sözde fasulyeden) bayraklarını iade etti.
Bunun aksi olarak; ETA’sı, İRA’sı, Mormon’ları ve dahası neler yaşandı, ne acılar çekildi malum…
Ama ülkemizdeki Kürt olayına aynı pencereden bakamayız.
Zaten bu gerçeğin, bilenlerce saklanması-adam gibi dile getirilmemesi, çıkarı olanların birde üstelik ört-bas etmesi, dillendirilmesini engellemeleri, bu konuda bilgi ve kültür yoksunlarının çal-çene konuşmaları yada çala kalem yazmaları ve ayrıca ülkemiz üzerinden oynanan oyunları düzenleyen ve alet olanların, bu kaosu ve karmaşayı sürdürme çabaları işte bizi bu günlere bu noktaya getirdi.
Dostlarım…
Burada, kendimce bir çözüm yada yol haritası filan sunmaya kalkmayacağım.
Kaldı ki; bu siyaset bilimine ve ülkeler andlaşmalarına yada hukukuna da aykırıdan öte saygısızlık, haddini aşma olur.
Ancak; ben kimsenin duygularına, bağlantılarına, göbek bağlarına bakmadan doğrudan zaten orada öylece duran gerçeği ve asıl çözümü bir kez daha hatırlatacağım.
“Misak-ı Milli”…
Bu tek yönlü ve tek boyutlu değildir.
Ve… Misak-ı Milli sadece sınırlarla tanımlanmaz-tanımlanamaz…
Bu ülkede yaşayan azınlıklar bile bunu benimsemiştir.
Bunun en çarpıcı kanıt ve örneği; Türkiye’deki Yunanlılar “resmen rum” adını almış ve benimsemişlerdir. (Osmanlı döneminde rum kelimesi sadece yakıştırma idi ve Yunanlılar bu yakıştırmayı reddetmişlerdir. Osmanlı dönemini anlatan sayısız eserde bu konuya yer verilmiştir)
Bölgedeki aşiretlerin (akrabalık konusu) Hatay-Suriye tek istisnadır.
Kaldı ki; zaman içinde bu konuda çözüldü…
Burada diğer bir gerçek kanıt, ilk mecliste yer alan kişiler ve temsil ettikleridir.
Efendiler…
Cumhuriyet kurulduğunda, ülkemizdeki her cemaat “O” metnin altına imza koydu.
Gerçekler ortada…
Gerçek dedim aklıma geldi…
Demirel’i, Özal’ı, Tayyib’i kimler nerelerden ve neden bulup çıkardı.
Bu millet unutkandır. Kalem dediğin bunları hatırlatır.
“Yap” emri ile gelenden, hangi “yüreğindekini hissetmek”…
Dostça kalınız.
16 Nisan 2009 Perşembe
Askerimizin sözde "fırçası"
Bazı dostlar, sağ olsunlar “ne kadar yanıldığımı görmem gerektiğini” söylüyorlar.
Buna gerekçe olarak da; ordumuzdan gelen son açıklamayı işaret ediyorlar.
Ordumuza, haksız ithamlarda bulunuyor muşum. Falan da filan…
Hele ki; okumuş yazmış insanların “kör”lüğü beni deli ediyor.
Dünya siyasi geçmişine bile bakmadan, kör gözüm parmağına davranışlar da yıldırdı.
En basit örnekle, Fransa’daki giyotinleri bile gözden kaçırıyor bizdeki sözde aydın takımı.
Artık cevap vermekten bıktım usandım.
Gerçekte bu konu ile ilgili çok yazım olmakla birlikte, arşivimdeki en yakın tarihlisini (10 ay önce) seçtim. Buyurun, 1 harfine dokunmadan yeniden önünüze koyuyorum.
15 Haziran 2008 Pazar
Askerimizi yine kızdırdılar...
Evet…Şahsen beklediğim oldu.
Ordu yine; “Çık çık çık… Çok ayıp, bu yapılanlar yakışmıyor… Bakın bizi çok üzüyorsunuz…” dedi.
Yarın da; “Ama ayıp oluyor… Yapmayın böyle yaramazlıklar”…Öbürgün de; “Size o kadar, müsamahakar davranıp, başımızın üstüne çıkardık. Kadir bilinde bari orduya bulaşmayın. Bu size yakışmıyor. Bu hareketinizi alenen kınıyoruz” diyecektir…
Kırılan onca cama rağmen, askerimiz elindeki o topu kesmeyecek, bir baba şevkati ile yaramaz çocuklara iade edecektir.
Bu böyle bir süre daha sürüp gidecek, bizlerde “la havle” çekerek izleyeceğiz.
Ama bir farkla, orduya bulaşmalar daha bir dişli, daha bir cüretli, daha bir küstahça olacaktır.
Olmaması mümkün mü?Bugünkü, ordunun tavrı ile hayır.
Aydın geçinen vatan hainlerinin; “Aman demokrasiye bişi olmasın” feryatlarına kulak veren, gerçekte olmayan meclisimizde, sorunların demokratik çözümünü düşünenlerin dümen suyunda, baskı altında kalan ordumuz elbette bu yumuşak karnından yakalanacaktı.
Oysa; İç Hizmet Yasası tartışmasız olarak ordunun bu yumuşak karnından yakalanmasına, izin vermemektedir. Ama bu yasa neden uygulanmıyor anlamak mümkün değil…“Anlamak mümkün değil” şeklinde ifade ediyorum.
Çünkü; anladıklarıma, yine şahsım adına inanmak istememek için direniyorum.
Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, siyaset bir bilim dalıdır. Kendine özgü bir yapısı, ve bu yapının oda ve duvarları vardır. Bu yapı asla değiştirilemez bir özelliğe sahiptir.
Tercih olarak bu yapının herhangi bir yerini seçebilirsiniz. Kapitalizm salonu, Faşizm koridoru, Liberalizm odası, Komünizm bahçesi, Sosyalizm Terası filan gibi.
Ama kimse bu yapıya tünel açıp başka bir geçiş yapamaz. Kimse yeni bir eklemede yapamaz. Bu mekana, çekme kat filanda öyle mümkün değildir. Ayrıca bahçesine yada çevresine çadır filanda kurulması düşünülemez dahi.
Yalnızca, yine tercihlere göre odalar arasında gezilebilir. Buradaki bazı değerler başka odalara taşınabilir. Bu değerleri taşıma işi de her odanın sahiplenenleri arasında zaten bazıları tarafından yapılmaktadır. Zira bazı sahiplenenler diğer odaların yerini bile bilmemekte olabilmektedir.
Şimdi, bu yapıdan çıkan insanlar yola çıkarken avludaki kürsüde bir konuşma yapar ve yol haritalarını ortaya koyarlar. Bu ortaya konulan yol haritaları, bellidir. Bu çıkılan yollar bellidir. Gidilecek menziller de bellidir. Ulaşılacak noktalarda. Burada birileri kalkıp; “Yok biz yolun burasında şuraya sapacağız” diye bir şey asla söz konusu olamaz.
Tam burada bir soru; “Peki bu yolu değiştirmek hiç mi mümkün değil. O zaman bu demokratikte olmaz…”Evet. Elbette farklı yollar seçim hakkı vardır. Ama çok önemli bir şartla. Önce geri dönecek. O avludaki kürsüye tekrar çıkacak ve yeni yolunu açıklayacaksın.
Siyasetten gerçekten anlayanlar bu anlatımımı çok iyi anlamışlardır. Ama ben biraz daha DemotikE olayım.
Siyaset raylarındaki hareket eden trenlerin yolları değişmez. Hattı ve durakları bellidir. Bu hareket eden trene binen Eskişehir yerine İzmir’e gitmeyi göze alır mı dersiniz. Yok böyle bir şey… İşte bu nedenledir ki, ordumuzda zaman kaybetmekte, ve hareket eden trenin makas değiştirmesini beklemektedir.
O makaslar çoktan kaldırılıp atıldı. O raylar çoktan tek yönlü hale getirildi.
Ve bilmem ordumuz görüyor mu ama o tren var ya….
Tam kışlanın üzerine ve tam yolla geliyor…
Dostçakalın.
Buna gerekçe olarak da; ordumuzdan gelen son açıklamayı işaret ediyorlar.
Ordumuza, haksız ithamlarda bulunuyor muşum. Falan da filan…
Hele ki; okumuş yazmış insanların “kör”lüğü beni deli ediyor.
Dünya siyasi geçmişine bile bakmadan, kör gözüm parmağına davranışlar da yıldırdı.
En basit örnekle, Fransa’daki giyotinleri bile gözden kaçırıyor bizdeki sözde aydın takımı.
Artık cevap vermekten bıktım usandım.
Gerçekte bu konu ile ilgili çok yazım olmakla birlikte, arşivimdeki en yakın tarihlisini (10 ay önce) seçtim. Buyurun, 1 harfine dokunmadan yeniden önünüze koyuyorum.
15 Haziran 2008 Pazar
Askerimizi yine kızdırdılar...
Evet…Şahsen beklediğim oldu.
Ordu yine; “Çık çık çık… Çok ayıp, bu yapılanlar yakışmıyor… Bakın bizi çok üzüyorsunuz…” dedi.
Yarın da; “Ama ayıp oluyor… Yapmayın böyle yaramazlıklar”…Öbürgün de; “Size o kadar, müsamahakar davranıp, başımızın üstüne çıkardık. Kadir bilinde bari orduya bulaşmayın. Bu size yakışmıyor. Bu hareketinizi alenen kınıyoruz” diyecektir…
Kırılan onca cama rağmen, askerimiz elindeki o topu kesmeyecek, bir baba şevkati ile yaramaz çocuklara iade edecektir.
Bu böyle bir süre daha sürüp gidecek, bizlerde “la havle” çekerek izleyeceğiz.
Ama bir farkla, orduya bulaşmalar daha bir dişli, daha bir cüretli, daha bir küstahça olacaktır.
Olmaması mümkün mü?Bugünkü, ordunun tavrı ile hayır.
Aydın geçinen vatan hainlerinin; “Aman demokrasiye bişi olmasın” feryatlarına kulak veren, gerçekte olmayan meclisimizde, sorunların demokratik çözümünü düşünenlerin dümen suyunda, baskı altında kalan ordumuz elbette bu yumuşak karnından yakalanacaktı.
Oysa; İç Hizmet Yasası tartışmasız olarak ordunun bu yumuşak karnından yakalanmasına, izin vermemektedir. Ama bu yasa neden uygulanmıyor anlamak mümkün değil…“Anlamak mümkün değil” şeklinde ifade ediyorum.
Çünkü; anladıklarıma, yine şahsım adına inanmak istememek için direniyorum.
Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, siyaset bir bilim dalıdır. Kendine özgü bir yapısı, ve bu yapının oda ve duvarları vardır. Bu yapı asla değiştirilemez bir özelliğe sahiptir.
Tercih olarak bu yapının herhangi bir yerini seçebilirsiniz. Kapitalizm salonu, Faşizm koridoru, Liberalizm odası, Komünizm bahçesi, Sosyalizm Terası filan gibi.
Ama kimse bu yapıya tünel açıp başka bir geçiş yapamaz. Kimse yeni bir eklemede yapamaz. Bu mekana, çekme kat filanda öyle mümkün değildir. Ayrıca bahçesine yada çevresine çadır filanda kurulması düşünülemez dahi.
Yalnızca, yine tercihlere göre odalar arasında gezilebilir. Buradaki bazı değerler başka odalara taşınabilir. Bu değerleri taşıma işi de her odanın sahiplenenleri arasında zaten bazıları tarafından yapılmaktadır. Zira bazı sahiplenenler diğer odaların yerini bile bilmemekte olabilmektedir.
Şimdi, bu yapıdan çıkan insanlar yola çıkarken avludaki kürsüde bir konuşma yapar ve yol haritalarını ortaya koyarlar. Bu ortaya konulan yol haritaları, bellidir. Bu çıkılan yollar bellidir. Gidilecek menziller de bellidir. Ulaşılacak noktalarda. Burada birileri kalkıp; “Yok biz yolun burasında şuraya sapacağız” diye bir şey asla söz konusu olamaz.
Tam burada bir soru; “Peki bu yolu değiştirmek hiç mi mümkün değil. O zaman bu demokratikte olmaz…”Evet. Elbette farklı yollar seçim hakkı vardır. Ama çok önemli bir şartla. Önce geri dönecek. O avludaki kürsüye tekrar çıkacak ve yeni yolunu açıklayacaksın.
Siyasetten gerçekten anlayanlar bu anlatımımı çok iyi anlamışlardır. Ama ben biraz daha DemotikE olayım.
Siyaset raylarındaki hareket eden trenlerin yolları değişmez. Hattı ve durakları bellidir. Bu hareket eden trene binen Eskişehir yerine İzmir’e gitmeyi göze alır mı dersiniz. Yok böyle bir şey… İşte bu nedenledir ki, ordumuzda zaman kaybetmekte, ve hareket eden trenin makas değiştirmesini beklemektedir.
O makaslar çoktan kaldırılıp atıldı. O raylar çoktan tek yönlü hale getirildi.
Ve bilmem ordumuz görüyor mu ama o tren var ya….
Tam kışlanın üzerine ve tam yolla geliyor…
Dostçakalın.
7 Nisan 2009 Salı
Seçim sonuçları ve "karamsarlık" eleştirileri
Bir mahalli seçim dönemini geride bıraktık.
Ülkemiz için acı ve korkunç tablo, çok açık ve net olarak önümüze çıktı.
Yapılan seçimlerin genel seçim değil doğrudan mahalli seçimler olduğu ve mahalli seçimlerin genel seçimlere kıyasla farklı bir yapısı rüzgarı olduğu gerçeği ve orantı hesaplarını bu gerçekten hareketle yapmak gereği her nedense bu seçim sonunda tamamen unutuldu yada unutturuldu.
2002 seçimleri sonuçları aşağıda;
Küsuratları olan bu üç partinin sadece net sayılarını (oy oranlarını) veriyorum.
AKP % 34 – CHP % 19 – DEHAP % 6
Ve mahalli seçimle önümüze dökülen rakamlar
2009 mahalli seçimleri;
AKP % 38 – CHP % 23 – DTP % 11
(Not: Birileri kasten ve ısrarla, gerçeğin aksine DTP % 4 yalanını uyduruyor. % 4 olmuş olsa bu belediye kazanımı mümkün mü?.. Burada hesap başka. Zaman olursa bu hesabın ne olduğunu da ayrıca yazacağım.)
Evet kazanılan belediye sayısına gelelim;
AKP 493 – CHP 181 – DTP 58
Ve tam burada hemen ekleyelim önceki mahalli seçimde DEHAP sadece 6 belediye almıştı…
Şimdi önümüzdeki bu tabloya rağmen; “AKP kan kaybetmiştir – AKP’de oy kaybı var – AKP inişe geçti – AKP’nin burnu sürtülmüş oldu” filan gibi saçma sapan yaklaşımlar artık resmen asabımı bozuyor.
Bakın…. Hep söyledim yine söylüyorum.
Tarikat ve cemaatler tamamen Kürtlerin ellerinde.
Ve her geçen gün bu cemaatlerin yapıları her açıdan büyüyor ve hele ki mürid sayıları baş döndürücü şekilde artıyor.
AKP ve diğer radikal İslamcı partileri asla ama asla bu tarikat ve cemaat ilişkilerinden uzak tutmayın. Başta AKP islamcı partilerin tamamı bu hamurun içindedir.
Yazılarıma bakın.
“Bu mahalli seçimlerde Kürtler (doğrudan tarikatlar) kendi bölgelerinde AKP yerine DTP’ye oy verecekler demiştim.” İşte bu oldu.
Başka bir ifade ile, ülkemizde radikal islamcılar azalmadı aksine çoğaldı.
“Karamsar davranış ve tavırlarım”dan şikayet eden dolu…
Üzgünüm.
Ben sizler gibi gerçeklerden kopuk yaşamıyorum. Ben sizler gibi olmayan pembe hayal ve tablolar peşinde de koşamam. İyimserlik adına toplumdan gerçekleri saklayamam ve gerçek olanı ört-bas edemem.
İşte size net bir örnek ve bağlayalım konuyu;
2007 de bir tarikat şeyhinin Anadolu’daki mekanına haftada toplam 5-6 otobüs gitmekte idi.
Bugün o mekana günde ortalama 7 ve hafta sonlarında (cumartesi – pazar) yine ortalama 20 otobüs gitmekte..
Kan kaybının olduğu doğru.
Ama bu kayıp doğrudan cumhuriyetçilerde…
Dostça kalın.
Ülkemiz için acı ve korkunç tablo, çok açık ve net olarak önümüze çıktı.
Yapılan seçimlerin genel seçim değil doğrudan mahalli seçimler olduğu ve mahalli seçimlerin genel seçimlere kıyasla farklı bir yapısı rüzgarı olduğu gerçeği ve orantı hesaplarını bu gerçekten hareketle yapmak gereği her nedense bu seçim sonunda tamamen unutuldu yada unutturuldu.
2002 seçimleri sonuçları aşağıda;
Küsuratları olan bu üç partinin sadece net sayılarını (oy oranlarını) veriyorum.
AKP % 34 – CHP % 19 – DEHAP % 6
Ve mahalli seçimle önümüze dökülen rakamlar
2009 mahalli seçimleri;
AKP % 38 – CHP % 23 – DTP % 11
(Not: Birileri kasten ve ısrarla, gerçeğin aksine DTP % 4 yalanını uyduruyor. % 4 olmuş olsa bu belediye kazanımı mümkün mü?.. Burada hesap başka. Zaman olursa bu hesabın ne olduğunu da ayrıca yazacağım.)
Evet kazanılan belediye sayısına gelelim;
AKP 493 – CHP 181 – DTP 58
Ve tam burada hemen ekleyelim önceki mahalli seçimde DEHAP sadece 6 belediye almıştı…
Şimdi önümüzdeki bu tabloya rağmen; “AKP kan kaybetmiştir – AKP’de oy kaybı var – AKP inişe geçti – AKP’nin burnu sürtülmüş oldu” filan gibi saçma sapan yaklaşımlar artık resmen asabımı bozuyor.
Bakın…. Hep söyledim yine söylüyorum.
Tarikat ve cemaatler tamamen Kürtlerin ellerinde.
Ve her geçen gün bu cemaatlerin yapıları her açıdan büyüyor ve hele ki mürid sayıları baş döndürücü şekilde artıyor.
AKP ve diğer radikal İslamcı partileri asla ama asla bu tarikat ve cemaat ilişkilerinden uzak tutmayın. Başta AKP islamcı partilerin tamamı bu hamurun içindedir.
Yazılarıma bakın.
“Bu mahalli seçimlerde Kürtler (doğrudan tarikatlar) kendi bölgelerinde AKP yerine DTP’ye oy verecekler demiştim.” İşte bu oldu.
Başka bir ifade ile, ülkemizde radikal islamcılar azalmadı aksine çoğaldı.
“Karamsar davranış ve tavırlarım”dan şikayet eden dolu…
Üzgünüm.
Ben sizler gibi gerçeklerden kopuk yaşamıyorum. Ben sizler gibi olmayan pembe hayal ve tablolar peşinde de koşamam. İyimserlik adına toplumdan gerçekleri saklayamam ve gerçek olanı ört-bas edemem.
İşte size net bir örnek ve bağlayalım konuyu;
2007 de bir tarikat şeyhinin Anadolu’daki mekanına haftada toplam 5-6 otobüs gitmekte idi.
Bugün o mekana günde ortalama 7 ve hafta sonlarında (cumartesi – pazar) yine ortalama 20 otobüs gitmekte..
Kan kaybının olduğu doğru.
Ama bu kayıp doğrudan cumhuriyetçilerde…
Dostça kalın.
5 Şubat 2009 Perşembe
Tunceli'ye giden 5 TIR ve gerçekler
AKP’nin, Tunceli’ye yaptığı beyaz eşya kampanyası kapsamındaki yardım konuşuluyor.
İktidar için, çetin rakipler olan Kamer Genç ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgesi olan Tunceli’de bu atak CHP’de kazanı kaynatıyor.
En fazla güldüğümde; “Bu, AKP’ye puan kazandıracak” hayıflanmaları.
Sanki bu dağıtım olmasa sonuçlar farklı olacak…
Bu dağıtımın gerçek amacı zaten Tunceli’de işi sağlama almak değil ki…
O seçim, daha şimdiden zaten kazanıldı.
Seçimle işin resmiyete dönüp, ciddileşmesi sadece seçim presedürünün tamamlanması gerekliliği, hepsi bu.
Bu yardım adı altındaki dağıtımın gerçek amacı başka.
Hep anlatıyoruz…
Radikal İslamcılar devasa paralar toplamakta.
Bunun minik parçaları dağıtılmazsa olmaz. Daha düne kadar Filistin’e yardım diyerek milyon dolarlar tarikat ve cemaatlerin cebine indi.
Bu işler sanıldığı gibi o kadar kolay olmuyor. Müslümanım deyip adam dinden çıkmış, yalan ve iftira yaşamının bir parçası haline gelmiş. Dönen dolapları bildiği halde, müridlerden hem gizlemek zorunda ve hemde aldatılan insan sayısını arttırmakla görevli binlerce insan var çevrelerinde.
Bunlar elbette beslenmeli. Bu insanların sırtları elbette sıvazlanmalı. Ve elbette bu insanların ağızlarına birer kaşık bal çalınmalı. Bu olmazsa olmaz…
Yani sonuç olarak bu mallar, valiliğin ve belediyenin açıkladığı gibi ihtiyaç sahiplerine filan gitmiyor.
Sadece yandaşlara gidiyor.
Şimdi bu noktada, herkesin yanılgıya düştüğü 2 hususa değinelim.
İlki şudur; Belediyeden yardım alan ihtiyaç sahibi kişiler sefalet içindedir. Bu insanlar günlük bir lokma ekmeklerini belediye yardımlaşma aş (yemek) evlerinden alırlar.
Şehir, il ve ilçelere göre farklılık gösteren para yardımı alırlar. Bu 100 liradan başlar ve 400 lirayı asla geçmez. Bu garip nasıl olacakta bu beyaz eşyaları kullanacak? Fırın alsa yemek mi pişiyor evinde?
Çamaşır makinesi yada bulaşık makinesi alsa, acaba hangi eşyası var ki yıkasın…
Ya halılar mobilyalar? Onlar hangi eve konacak? Bilgisayarı kim kullanacak?
Hadi… Bu cevapları sizler verin.
Gelelim ikinci hususa;
Yandaş işyerlerinden toplanmış çoğu defolu ve iade edilmiş eşyalar. Çok az kısmı ise kalitesi yerlerde sürünen mallar.
Çürük çarıktan vergi avantajı kazanıp ellerini ovuşturanlar bir yanda…
“Fitre ve zekatımı bu şekilde ödemiş oldum” diyenler öbür yanda.
Bu arada, hesap kitap sorulmayan vakıfların iç ettiklerine bu tür çalışmaların kılıf olması da cabası…
İşte… İktidarın, Tunceli’deki 5 TIR dolusu buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, bilgisayar, şofben, halı ve mobilya malzemesi dağıtımı hikayesinin aslı bu…
Dostça kalınız.
İktidar için, çetin rakipler olan Kamer Genç ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgesi olan Tunceli’de bu atak CHP’de kazanı kaynatıyor.
En fazla güldüğümde; “Bu, AKP’ye puan kazandıracak” hayıflanmaları.
Sanki bu dağıtım olmasa sonuçlar farklı olacak…
Bu dağıtımın gerçek amacı zaten Tunceli’de işi sağlama almak değil ki…
O seçim, daha şimdiden zaten kazanıldı.
Seçimle işin resmiyete dönüp, ciddileşmesi sadece seçim presedürünün tamamlanması gerekliliği, hepsi bu.
Bu yardım adı altındaki dağıtımın gerçek amacı başka.
Hep anlatıyoruz…
Radikal İslamcılar devasa paralar toplamakta.
Bunun minik parçaları dağıtılmazsa olmaz. Daha düne kadar Filistin’e yardım diyerek milyon dolarlar tarikat ve cemaatlerin cebine indi.
Bu işler sanıldığı gibi o kadar kolay olmuyor. Müslümanım deyip adam dinden çıkmış, yalan ve iftira yaşamının bir parçası haline gelmiş. Dönen dolapları bildiği halde, müridlerden hem gizlemek zorunda ve hemde aldatılan insan sayısını arttırmakla görevli binlerce insan var çevrelerinde.
Bunlar elbette beslenmeli. Bu insanların sırtları elbette sıvazlanmalı. Ve elbette bu insanların ağızlarına birer kaşık bal çalınmalı. Bu olmazsa olmaz…
Yani sonuç olarak bu mallar, valiliğin ve belediyenin açıkladığı gibi ihtiyaç sahiplerine filan gitmiyor.
Sadece yandaşlara gidiyor.
Şimdi bu noktada, herkesin yanılgıya düştüğü 2 hususa değinelim.
İlki şudur; Belediyeden yardım alan ihtiyaç sahibi kişiler sefalet içindedir. Bu insanlar günlük bir lokma ekmeklerini belediye yardımlaşma aş (yemek) evlerinden alırlar.
Şehir, il ve ilçelere göre farklılık gösteren para yardımı alırlar. Bu 100 liradan başlar ve 400 lirayı asla geçmez. Bu garip nasıl olacakta bu beyaz eşyaları kullanacak? Fırın alsa yemek mi pişiyor evinde?
Çamaşır makinesi yada bulaşık makinesi alsa, acaba hangi eşyası var ki yıkasın…
Ya halılar mobilyalar? Onlar hangi eve konacak? Bilgisayarı kim kullanacak?
Hadi… Bu cevapları sizler verin.
Gelelim ikinci hususa;
Yandaş işyerlerinden toplanmış çoğu defolu ve iade edilmiş eşyalar. Çok az kısmı ise kalitesi yerlerde sürünen mallar.
Çürük çarıktan vergi avantajı kazanıp ellerini ovuşturanlar bir yanda…
“Fitre ve zekatımı bu şekilde ödemiş oldum” diyenler öbür yanda.
Bu arada, hesap kitap sorulmayan vakıfların iç ettiklerine bu tür çalışmaların kılıf olması da cabası…
İşte… İktidarın, Tunceli’deki 5 TIR dolusu buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, bilgisayar, şofben, halı ve mobilya malzemesi dağıtımı hikayesinin aslı bu…
Dostça kalınız.
2 Şubat 2009 Pazartesi
Davos-İsrail-Coca Cola
Erdoğan, Davos’ta aslanlar gibi kükredi.
İsrail’e, ağzının payını Erdoğan verdi.
Simon Perez’i, köşeye sıkıştırdı.
Erdoğan, dünyanın (bilhassa Arap) sesi oldu.
Evet…
Davos ve yaşananlarla ilgili soru yağmuruna tutuldum.
Netice olarak şimdi ne olur?
Hiç…
Asla değişen bir şey olmayacaktır.
Hep söylüyorum, dilimde tüy bitti.
Siyasette duygusallığa yer yoktur. Olamaz…
Bu sadece bizim cahil-bilgisiz insanımızın basit bakış açısı.
Bu konuda çok fazla konuşmaya değer, pek bir şey olmamakla beraber, birkaç hususa değinip bağlayayım.
Sen; “İsrail ürünlerini boykot edelim” diyorsun.
Devletin, İsrail’le ikili ticari ilişkiyi kesebiliyor mu?
Askeri ve bölgesel anlaşmaları askıya almak gibi bir lükse sahip misin?
Bu tür çıkışlar, ABD olsun Avrupa olsun ve doğrudan İsrail kanadından olsun, Filistin bölgesel politikalarını ve onun altyapısı olan BOP projelerini değiştirebilir mi?
Bölge dinamik konjonktürü olarak İsrail ve Türkiye’nin genel olarak içinde olmaklığını gerektiren birlikteliği bozabilir mi?
Yine bölgesel askeri güç dengeleri olarak, bu iki ülke başı çekerken bir birleri ile ayrışması yada zıtlaşması söz konusu olabilir mi?
Uluslararası işbirlikteliği anlaşmalarını hangi ülke yok sayıp, rafa kaldırabilir?
Gerek İsrail’in ülkemizdeki ve gerekse ülkemizin İsrail’deki yapılanmış sermayesini kim yok sayarak, yada önemsemeyerek söküp atabilir?
Dahası var ama siyaset bilimine pek kafası yatmayan halkımıza bunları anlatmak, öyle pek kolay değildir. Çünkü, bu konuda alt yapısı yok.
Burada birde internette çarşaf gibi sayfalarla yer alan, halkımızın aldatılarak, kandırıldığı aptalca anlatıların olduğu, Coca Cola’nın gerçeğine gelelim.
Neymiş efendim, Coca Cola tersten okunduğunda; “Muhammed yok – Mekke yok” muş…
Arapça yazıp okumayı bilmeyen için, bu görüntülere bakıldığında buna inanmamak nerede ise mümkün değildir.
Ama işin aslı bu değil.
Arap alfabesindeki harf yapıları dünyadaki hiçbir alfabede olmayan bir özellik taşır.
Kaligrafi sanatının en büyük nimeti bu alfabenin harfleridir.
İstediniz gibi eğip büker şekilden şekile sokabilirsiniz arap harflerini. Harf yapısı itibari ile anlam (harf anlamı) kolay kolay değişmez…
Burada (arapçayı iyi bilirim) harflerle kaligrafik olarak oynandığı net ve açık olarak ortada.
Eğer arapçayı (kaligrafik olarak) bu şekilde yorumlamaya kalkacak olursak. Daha pek çok çeşitli metinlerin, marka adlarının (Arapça olarak) farklı anlamlarını yakalayabiliriz.
Ben, şöyle bir saat kadar bir zamanımı verdim bilgim (kaligrafi) kadarı ile bir araştırma yaptım.
Arapça harfler kaligrafik olarak değiştirildiğinde, bakın sonuçlara:
NICE=Soysuz.
Adidas=Kitaba inanmayan.
ABD=İnançsız.
TURKIYE (i ve ü yok) = Yalancı-Sahtekar.
Surıye (i yok) = Hafif kadın.
Ice Cola = Muhammet yok mümkünmü.
Bunlar yeterli bilgi vermiş oldu mu bilemem.
Coca Cola’nın satıldığı ülkelerde kaç kişi bu anlamı bilerek içiyor?
Bu ülke insanları Arapça biliyor mu?
İsrail o kadar geri zekalı ki; Bunu yaparak, kazanç yolunu kesecek. Kendi kendisini kazıklayacak öyle mi?
Bir deli kuyuya taş atmış, 10 akıllı(!) çıkarmaya çalışıyor.
Hesap o hesap…
Dostça kalın.
İsrail’e, ağzının payını Erdoğan verdi.
Simon Perez’i, köşeye sıkıştırdı.
Erdoğan, dünyanın (bilhassa Arap) sesi oldu.
Evet…
Davos ve yaşananlarla ilgili soru yağmuruna tutuldum.
Netice olarak şimdi ne olur?
Hiç…
Asla değişen bir şey olmayacaktır.
Hep söylüyorum, dilimde tüy bitti.
Siyasette duygusallığa yer yoktur. Olamaz…
Bu sadece bizim cahil-bilgisiz insanımızın basit bakış açısı.
Bu konuda çok fazla konuşmaya değer, pek bir şey olmamakla beraber, birkaç hususa değinip bağlayayım.
Sen; “İsrail ürünlerini boykot edelim” diyorsun.
Devletin, İsrail’le ikili ticari ilişkiyi kesebiliyor mu?
Askeri ve bölgesel anlaşmaları askıya almak gibi bir lükse sahip misin?
Bu tür çıkışlar, ABD olsun Avrupa olsun ve doğrudan İsrail kanadından olsun, Filistin bölgesel politikalarını ve onun altyapısı olan BOP projelerini değiştirebilir mi?
Bölge dinamik konjonktürü olarak İsrail ve Türkiye’nin genel olarak içinde olmaklığını gerektiren birlikteliği bozabilir mi?
Yine bölgesel askeri güç dengeleri olarak, bu iki ülke başı çekerken bir birleri ile ayrışması yada zıtlaşması söz konusu olabilir mi?
Uluslararası işbirlikteliği anlaşmalarını hangi ülke yok sayıp, rafa kaldırabilir?
Gerek İsrail’in ülkemizdeki ve gerekse ülkemizin İsrail’deki yapılanmış sermayesini kim yok sayarak, yada önemsemeyerek söküp atabilir?
Dahası var ama siyaset bilimine pek kafası yatmayan halkımıza bunları anlatmak, öyle pek kolay değildir. Çünkü, bu konuda alt yapısı yok.
Burada birde internette çarşaf gibi sayfalarla yer alan, halkımızın aldatılarak, kandırıldığı aptalca anlatıların olduğu, Coca Cola’nın gerçeğine gelelim.
Neymiş efendim, Coca Cola tersten okunduğunda; “Muhammed yok – Mekke yok” muş…
Arapça yazıp okumayı bilmeyen için, bu görüntülere bakıldığında buna inanmamak nerede ise mümkün değildir.
Ama işin aslı bu değil.
Arap alfabesindeki harf yapıları dünyadaki hiçbir alfabede olmayan bir özellik taşır.
Kaligrafi sanatının en büyük nimeti bu alfabenin harfleridir.
İstediniz gibi eğip büker şekilden şekile sokabilirsiniz arap harflerini. Harf yapısı itibari ile anlam (harf anlamı) kolay kolay değişmez…
Burada (arapçayı iyi bilirim) harflerle kaligrafik olarak oynandığı net ve açık olarak ortada.
Eğer arapçayı (kaligrafik olarak) bu şekilde yorumlamaya kalkacak olursak. Daha pek çok çeşitli metinlerin, marka adlarının (Arapça olarak) farklı anlamlarını yakalayabiliriz.
Ben, şöyle bir saat kadar bir zamanımı verdim bilgim (kaligrafi) kadarı ile bir araştırma yaptım.
Arapça harfler kaligrafik olarak değiştirildiğinde, bakın sonuçlara:
NICE=Soysuz.
Adidas=Kitaba inanmayan.
ABD=İnançsız.
TURKIYE (i ve ü yok) = Yalancı-Sahtekar.
Surıye (i yok) = Hafif kadın.
Ice Cola = Muhammet yok mümkünmü.
Bunlar yeterli bilgi vermiş oldu mu bilemem.
Coca Cola’nın satıldığı ülkelerde kaç kişi bu anlamı bilerek içiyor?
Bu ülke insanları Arapça biliyor mu?
İsrail o kadar geri zekalı ki; Bunu yaparak, kazanç yolunu kesecek. Kendi kendisini kazıklayacak öyle mi?
Bir deli kuyuya taş atmış, 10 akıllı(!) çıkarmaya çalışıyor.
Hesap o hesap…
Dostça kalın.
30 Ocak 2009 Cuma
Bu ülke insanının şikayet etme hakkı yok (2)
Dün dostlarımın bazıları ile bir araya gelme imkanı buldum.
Muhabbet ve söyleşinin temelini kısa ve öz yazmak oluşturdu.
Üç boyutta düşünce sahibi için bu kolay elbet.
Hem yazmak ve hemde okuyanın anlaması için kolay.
Ama burada önemli olan okurun, bu kabiliyeti olması gerekliliği.
Bu ülkede herkesin üç boyutlu düşünebilme kabiliyeti olduğu söylenebilir mi?
Sözün sonunda, bugün yazdığım (dün) yazının “Bu ülke insanının şikayet etme hakkı yok” en kısa yoldan fıkra olarak anlatımını vereceğim dedim.
Bugün sözümü tutup bunu yapıyorum.
Yorum sizlere kalmış.
* * *
Temel ile İdris İstanbul’da gezinirken
bir turist gelip kendilerine bir adres sorar.
Turist; İngilizce sorusuna yanıt alamayınca,
Almanca - Fransızca ve İtalyanca olarak da sorar
fakat bizimkiler yine anlamaz...
İdris:
”Ula Dursun bir yabancı dil ögrenemedik cittu” der.
Dursun:
”Haçen get işine, neye yarayacak ki.
Cörmeymisun?
Ula adam dört dil biliy yine derdini anlatamiy”.
* * *
Evet…
İşte dünkü yazının kısası bu.
Boyutu(!) okura kalmış.
Dostça kalınız.
Muhabbet ve söyleşinin temelini kısa ve öz yazmak oluşturdu.
Üç boyutta düşünce sahibi için bu kolay elbet.
Hem yazmak ve hemde okuyanın anlaması için kolay.
Ama burada önemli olan okurun, bu kabiliyeti olması gerekliliği.
Bu ülkede herkesin üç boyutlu düşünebilme kabiliyeti olduğu söylenebilir mi?
Sözün sonunda, bugün yazdığım (dün) yazının “Bu ülke insanının şikayet etme hakkı yok” en kısa yoldan fıkra olarak anlatımını vereceğim dedim.
Bugün sözümü tutup bunu yapıyorum.
Yorum sizlere kalmış.
* * *
Temel ile İdris İstanbul’da gezinirken
bir turist gelip kendilerine bir adres sorar.
Turist; İngilizce sorusuna yanıt alamayınca,
Almanca - Fransızca ve İtalyanca olarak da sorar
fakat bizimkiler yine anlamaz...
İdris:
”Ula Dursun bir yabancı dil ögrenemedik cittu” der.
Dursun:
”Haçen get işine, neye yarayacak ki.
Cörmeymisun?
Ula adam dört dil biliy yine derdini anlatamiy”.
* * *
Evet…
İşte dünkü yazının kısası bu.
Boyutu(!) okura kalmış.
Dostça kalınız.
29 Ocak 2009 Perşembe
Bu ülke insanının şikayet etme hakkı yok
Hayatından, günlük hayat şartlarından şikayet etmeyen yok.
Ağlayıp sızlamayan, “Faturalara yetişemiyoruz” diyen çok.
İşsizlik nedeni ile millet, pek çok aile açlık sınırında…
………
Peki. Ağlaşıp yakınmaya hakkımız var mı?
………
Yerli malı kullanalım diye bas bas bağırırken, bizi kim dinledi.
Tarım ülkesi olduğumuz için, Mustafa Kemal en doğru tespiti koyup; “Köylü bu milletin efendisidir” sözünü bugün bile koskoca ülkede kaç kişi anlayabilmiş durumda.
“Ben, zengini severim” diyebilen, bu küstahlığı gösteren başbakan parçasına; “Haddini bil, ağzından çıkanı kulağın duysun” diyen oldu mu.
Dünyanın en pahalı elektrik, su, havagazı, telefon, doğalgaz gibi olmazsa olmazları için, hangi sivil toplum yada muhalefet; “Bu uygulanamaz. Bu halka zulümdür” dedi.
Gelen bir askeri darbe sonrasında, emekçi-işçinin hakları gaspedilip, sosyal haklarının elinden alınması üstüne; “Kardeşim, sen ülkedeki siyasi kaosu çözmek ve siyasi istikrarı sağlamak için mi, yoksa kapitalistlere hizmet için mi yaptın bu darbeyi?” diyen mi oldu.
Sendikalar, kapitalistlerce ele geçirilip yada işverenlerce kurulan “sarı” sendikalar boy gösterip, gerçek sendikaları teker teker yutarken bu milletin aydınları ne bok yiyorlardı acaba.
Ülkemizdeki binaların %79’u ruhsatsız, kaçak yani hukuk dışı. Bu durumdan dolayı ağlaşmalar yakınmalar diz boyu ama konuya el atan, çözmeye çalışan mı var.
Geçtiğimiz son üç ay içinde en fazla Ümraniye olmak üzere İstanbul’un Kadıköy hariç tüm ilçelerinde toplam 7 bin kaçak bina yapıldığını kaç kişi biliyor ve çözüm arıyor.
Yine İstanbul’da düne kadar çöplük alanı olan bölgelerde toplu konutlar inşa edilirken hangi aydın yada sivil toplum örgütü; “Siz, ne yapıyorsunuz” deyip, konuyu yasaların-hukukun önüne koydu.
Dünyanın en ağır vergileri bu ülkede emekçinin sırtında. Örneğin; 33 işçi çalıştıran bir işyerinin bu 33 işçisi, yılda (kabaca bir ölçü) 360 milyar lira öderken, o işyerinin yine yıllık sadece 55 milyar lira vergi ödemesini hangi akılla izah edebiliriz.
Daha öncede söyledim. İşçi ve emekçi ülkesinde kapitalistlere (sağcılar) oy vererek, kara kapitalizme (sermaye) hizmet eden bu halkın kendisi değil mi…
Bizler; “Kapitalizm-sağcılık her zaman dış kaynak ve destek bulur” dediğimizde, bizi dinleyen mi oldu.
Dünyada sadece ve sadece bizim ülkemizde, işverenin baskısı ile solcu hükümetin düşürüldüğü, yıllar sonrasında dış kaynaklı olarak yine dünyada ilk kez bir sol parti içine yıkıcı kişiler gönderilip içeriden çökertildiğinde hangi aydınımız kalkıp ta düzgün bir eleştiri koydu ve bunu halkımızla paylaştı.
Şerefsiz, onursuz ve haysiyetsizce “tü kaka” dediğimiz Avrupa ve Avrupalının dijital ve teknolojik oyuncaklarına saldırdık. Gelişmişlik ve “adam”lığı bunlarda aradık.
İşimize gelenleri baş tacı ederken, Avrupalının düşünce yapısı ve kafasına sırt çeviren, her şeyi bildiğini “adam” olduğunu sanan çok bilmişler bu ülke insanı değil mi.
Din-iman-Allah-kitap dendiğinde bunları kimselere bırakmayan ama şerefsizce ve alçakça bu ülkenin ortak malı üzerine kaçak bina yapan yine bu ülke halkı değil mi.
Benim insanım açlık sınırında işsizlikten kıvranırken, evinin hizmetçiliğinden tutunda, iş yerlerinde ve çeşitli çalışma alanlarında “bedava ve vergisiz” çalıştıkları için Moldovyalı ve Romanyalılar başta olmak üzere, kaçak işçilere kucak açan yine bu ülke insanı değil mi.
Zaten günde 80 lira kazananın çok az olduğu ülkemizde, bu 80 liranın ne kadarı vergiye gidiyor biliyorsunuz. Peki. Evine aldığı hizmetçiye vergisiz 80 lira ödeyen alçaklar bu ülke insanı değil mi. Ayrıca bu 80 lira, çalıştırılan yabancı kaçak işçi olduğu için bu paranın yurt dışına kaçan kısmını düşünmeyenlerde yine bu alçaklar değil mi.
Hem keliz, hem foduluz.
Ağlamaya ne hakkımız var.
Kapitalist ekonominin yarattığı,”kendini tüketen” tüketim toplumuna gelelim.
Ekonomik olarak kıçı boktan kurtulmayan evladı, “illaki ayrı ev açılacak” diyerek borç bataklarına sokup, yıllarca iki yakası bir araya gelmeyen bu toplum insanı değil mi.
Açlıktan nefesi kokan kız ana-babaları; “İlla zengin kocası olsun” diyerek, hayasız isteklerle erkek ailelerini “kız istemeye” korkar hale getiren yine bu toplumun insanı.
Hastalıkta ve sağlıkta, varlıkta ve yoklukta diye başlayan evlilik bağları çıkar birlikteliklerine dönerken, zor yaşam koşulları “destek” gerektirirken, boşanmaların tavan yaptığı ülke bu ülke değil mi.
Evde çoluk çocuğu aç, yarım pabuçla dolaşırken kendi altında son model arabası olan, bunu yapabilen haysiyetsizlerde bizim insanımız.
Türkiye… Bir tek memleket… Ama gerçek İstanbul-Ankara ve İzmir’li hariç tüm diğer şehir insanları şehir ve yöreleri için; “Bizim-benim memleket” dediği başka hangi ülke var.
Şehirde ancak yaşayan ama asla şehirli olamayan dingiller bu ülke insanı değil mi.
Büyük kentlere göç edip, köyünü (geçmişini) aslında unuttuğu halde rezilce toprakçılık yapan da bu ülke insanı.
Eşkıyaya, vurdu kırdıya, mafyaya özenti gençleri yetiştiren bu toplumun insanları değil mi.
Sokakta “abi” muhabbeti yapabilen kızların ailesi, ağzından küfür eksik olmayan, üstelik bu şerefsizliği “erkeklik” sayabilen bu insanlar bu ülke insanı değil mi.
Evinin faturalarını ödeyemediği halde, kadınların altın-para günlerinde gösteriş ve fiyakada başı çeken bizim kadınlarımız değil mi.
Hiçbir gerçek sosyal çevre ve yapısı olmadığı halde, en pahalı giysileri ve aksesuarı alıp dolaplarında küflendiren kimin insanı acaba.
Baba evinde bulaşık makinesini görmeyen kızlar, yemek yapmayı temizliği bilmeyen kızlar, erkekle nasıl konuşulacağını, büyüklere nasıl davranacağını bilmeyen ama her şeyi istemesine rağmen kullanmayı yada nasıl davranacağını bilmeyen bu kızlar kimin eseri acaba.
Siyaset bitti – Artık sağ sol kalmadı – Sağı da bir solu da bir – diye bilen avanak “boş ve hiç” insanların ülkesi, bu ülke değil mi.
Sözde Müslüman ülkeyiz…
Allah’tan başkasına kulluk etmeyiz…
Tarikat-Cemaat-Şeyh-Şıh peşinde koşup, el etek öpen kıç yalan bu ülke insanı değil mi.
TV programlarında ve genel olarak medyada dedikodulara hem alet olan ve hem de sıkı takipçisi olan kimler acaba…
Kim, kimin gözünü oydu, hangi programda kim kime kötü davrandı peşinde olan hangi ülke insanı.
Gezin dolaşın etrafınızı. Sanatsal faaliyette bulunan bir hobisi olan kaç kişi var acaba bu ülke insanlarından. Ancak bulabildiklerinizde sadece ekmek parası için bu işi yapmaya çalışıp, kendinden ayrıca bir şey ekleyip koyamayanlar.
Eşim çay getirdi.
Bir sigara yaktım.
Şu ana kadar yazdıklarıma baktım…
Bayağı yazmışım…
Şikayet eden, ağlayan-sızlayan bu halkın yediği naneler, aslında kitap olur.
“Hiç bir şey bilmediğinin” farkında olup bunu dile getirmesi, gerçekçi olması en ez yüzyıl alır bu toplumun.
Cumhuriyet gibi bir nimeti, elinin tersiyle itme geri zekalılığında bulunabilen bu toplumun bir ferdi olmak utanç veriyor.
Dostça kalın.
Ağlayıp sızlamayan, “Faturalara yetişemiyoruz” diyen çok.
İşsizlik nedeni ile millet, pek çok aile açlık sınırında…
………
Peki. Ağlaşıp yakınmaya hakkımız var mı?
………
Yerli malı kullanalım diye bas bas bağırırken, bizi kim dinledi.
Tarım ülkesi olduğumuz için, Mustafa Kemal en doğru tespiti koyup; “Köylü bu milletin efendisidir” sözünü bugün bile koskoca ülkede kaç kişi anlayabilmiş durumda.
“Ben, zengini severim” diyebilen, bu küstahlığı gösteren başbakan parçasına; “Haddini bil, ağzından çıkanı kulağın duysun” diyen oldu mu.
Dünyanın en pahalı elektrik, su, havagazı, telefon, doğalgaz gibi olmazsa olmazları için, hangi sivil toplum yada muhalefet; “Bu uygulanamaz. Bu halka zulümdür” dedi.
Gelen bir askeri darbe sonrasında, emekçi-işçinin hakları gaspedilip, sosyal haklarının elinden alınması üstüne; “Kardeşim, sen ülkedeki siyasi kaosu çözmek ve siyasi istikrarı sağlamak için mi, yoksa kapitalistlere hizmet için mi yaptın bu darbeyi?” diyen mi oldu.
Sendikalar, kapitalistlerce ele geçirilip yada işverenlerce kurulan “sarı” sendikalar boy gösterip, gerçek sendikaları teker teker yutarken bu milletin aydınları ne bok yiyorlardı acaba.
Ülkemizdeki binaların %79’u ruhsatsız, kaçak yani hukuk dışı. Bu durumdan dolayı ağlaşmalar yakınmalar diz boyu ama konuya el atan, çözmeye çalışan mı var.
Geçtiğimiz son üç ay içinde en fazla Ümraniye olmak üzere İstanbul’un Kadıköy hariç tüm ilçelerinde toplam 7 bin kaçak bina yapıldığını kaç kişi biliyor ve çözüm arıyor.
Yine İstanbul’da düne kadar çöplük alanı olan bölgelerde toplu konutlar inşa edilirken hangi aydın yada sivil toplum örgütü; “Siz, ne yapıyorsunuz” deyip, konuyu yasaların-hukukun önüne koydu.
Dünyanın en ağır vergileri bu ülkede emekçinin sırtında. Örneğin; 33 işçi çalıştıran bir işyerinin bu 33 işçisi, yılda (kabaca bir ölçü) 360 milyar lira öderken, o işyerinin yine yıllık sadece 55 milyar lira vergi ödemesini hangi akılla izah edebiliriz.
Daha öncede söyledim. İşçi ve emekçi ülkesinde kapitalistlere (sağcılar) oy vererek, kara kapitalizme (sermaye) hizmet eden bu halkın kendisi değil mi…
Bizler; “Kapitalizm-sağcılık her zaman dış kaynak ve destek bulur” dediğimizde, bizi dinleyen mi oldu.
Dünyada sadece ve sadece bizim ülkemizde, işverenin baskısı ile solcu hükümetin düşürüldüğü, yıllar sonrasında dış kaynaklı olarak yine dünyada ilk kez bir sol parti içine yıkıcı kişiler gönderilip içeriden çökertildiğinde hangi aydınımız kalkıp ta düzgün bir eleştiri koydu ve bunu halkımızla paylaştı.
Şerefsiz, onursuz ve haysiyetsizce “tü kaka” dediğimiz Avrupa ve Avrupalının dijital ve teknolojik oyuncaklarına saldırdık. Gelişmişlik ve “adam”lığı bunlarda aradık.
İşimize gelenleri baş tacı ederken, Avrupalının düşünce yapısı ve kafasına sırt çeviren, her şeyi bildiğini “adam” olduğunu sanan çok bilmişler bu ülke insanı değil mi.
Din-iman-Allah-kitap dendiğinde bunları kimselere bırakmayan ama şerefsizce ve alçakça bu ülkenin ortak malı üzerine kaçak bina yapan yine bu ülke halkı değil mi.
Benim insanım açlık sınırında işsizlikten kıvranırken, evinin hizmetçiliğinden tutunda, iş yerlerinde ve çeşitli çalışma alanlarında “bedava ve vergisiz” çalıştıkları için Moldovyalı ve Romanyalılar başta olmak üzere, kaçak işçilere kucak açan yine bu ülke insanı değil mi.
Zaten günde 80 lira kazananın çok az olduğu ülkemizde, bu 80 liranın ne kadarı vergiye gidiyor biliyorsunuz. Peki. Evine aldığı hizmetçiye vergisiz 80 lira ödeyen alçaklar bu ülke insanı değil mi. Ayrıca bu 80 lira, çalıştırılan yabancı kaçak işçi olduğu için bu paranın yurt dışına kaçan kısmını düşünmeyenlerde yine bu alçaklar değil mi.
Hem keliz, hem foduluz.
Ağlamaya ne hakkımız var.
Kapitalist ekonominin yarattığı,”kendini tüketen” tüketim toplumuna gelelim.
Ekonomik olarak kıçı boktan kurtulmayan evladı, “illaki ayrı ev açılacak” diyerek borç bataklarına sokup, yıllarca iki yakası bir araya gelmeyen bu toplum insanı değil mi.
Açlıktan nefesi kokan kız ana-babaları; “İlla zengin kocası olsun” diyerek, hayasız isteklerle erkek ailelerini “kız istemeye” korkar hale getiren yine bu toplumun insanı.
Hastalıkta ve sağlıkta, varlıkta ve yoklukta diye başlayan evlilik bağları çıkar birlikteliklerine dönerken, zor yaşam koşulları “destek” gerektirirken, boşanmaların tavan yaptığı ülke bu ülke değil mi.
Evde çoluk çocuğu aç, yarım pabuçla dolaşırken kendi altında son model arabası olan, bunu yapabilen haysiyetsizlerde bizim insanımız.
Türkiye… Bir tek memleket… Ama gerçek İstanbul-Ankara ve İzmir’li hariç tüm diğer şehir insanları şehir ve yöreleri için; “Bizim-benim memleket” dediği başka hangi ülke var.
Şehirde ancak yaşayan ama asla şehirli olamayan dingiller bu ülke insanı değil mi.
Büyük kentlere göç edip, köyünü (geçmişini) aslında unuttuğu halde rezilce toprakçılık yapan da bu ülke insanı.
Eşkıyaya, vurdu kırdıya, mafyaya özenti gençleri yetiştiren bu toplumun insanları değil mi.
Sokakta “abi” muhabbeti yapabilen kızların ailesi, ağzından küfür eksik olmayan, üstelik bu şerefsizliği “erkeklik” sayabilen bu insanlar bu ülke insanı değil mi.
Evinin faturalarını ödeyemediği halde, kadınların altın-para günlerinde gösteriş ve fiyakada başı çeken bizim kadınlarımız değil mi.
Hiçbir gerçek sosyal çevre ve yapısı olmadığı halde, en pahalı giysileri ve aksesuarı alıp dolaplarında küflendiren kimin insanı acaba.
Baba evinde bulaşık makinesini görmeyen kızlar, yemek yapmayı temizliği bilmeyen kızlar, erkekle nasıl konuşulacağını, büyüklere nasıl davranacağını bilmeyen ama her şeyi istemesine rağmen kullanmayı yada nasıl davranacağını bilmeyen bu kızlar kimin eseri acaba.
Siyaset bitti – Artık sağ sol kalmadı – Sağı da bir solu da bir – diye bilen avanak “boş ve hiç” insanların ülkesi, bu ülke değil mi.
Sözde Müslüman ülkeyiz…
Allah’tan başkasına kulluk etmeyiz…
Tarikat-Cemaat-Şeyh-Şıh peşinde koşup, el etek öpen kıç yalan bu ülke insanı değil mi.
TV programlarında ve genel olarak medyada dedikodulara hem alet olan ve hem de sıkı takipçisi olan kimler acaba…
Kim, kimin gözünü oydu, hangi programda kim kime kötü davrandı peşinde olan hangi ülke insanı.
Gezin dolaşın etrafınızı. Sanatsal faaliyette bulunan bir hobisi olan kaç kişi var acaba bu ülke insanlarından. Ancak bulabildiklerinizde sadece ekmek parası için bu işi yapmaya çalışıp, kendinden ayrıca bir şey ekleyip koyamayanlar.
Eşim çay getirdi.
Bir sigara yaktım.
Şu ana kadar yazdıklarıma baktım…
Bayağı yazmışım…
Şikayet eden, ağlayan-sızlayan bu halkın yediği naneler, aslında kitap olur.
“Hiç bir şey bilmediğinin” farkında olup bunu dile getirmesi, gerçekçi olması en ez yüzyıl alır bu toplumun.
Cumhuriyet gibi bir nimeti, elinin tersiyle itme geri zekalılığında bulunabilen bu toplumun bir ferdi olmak utanç veriyor.
Dostça kalın.
24 Ocak 2009 Cumartesi
Atatürk'ün, Ordumuza son seslenişi...
Mustafa Kemal'in, ebediyete intikalinden on iki gün önce yayınlanmış olan bu mesajı, O'nun içinde yetiştiği silahlı kuvvetlerimize son seslenişi, son selamı ve vasiyeti olmuştur.
İçimden geldi, bugün de ben yayınlayayım dedim...
"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zafere beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!Memleketini en buhranlı ve müşkil anlarda zulümden, felâket ve musibetlerden ve düşman istilâsından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.Bugün, Cumhuriyetin onbeş yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk Milleti'nin huzurunda kahraman Ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.
Türk Vatanı'nın ve Türklük Camiası'nın şan ve şerefini dahili ve harici her türlü tehlikeye karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir iman ve itimadımız vardır.Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek, büyük bir feragatı nefis ve istihkarı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle Kara, Deniz, Hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve tebriklerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.
Cumhuriyet Bayramı'nın Onbeşinci Yıldönümü hakkınızda kutlu olsun."
Bizler unutmadık, unutmayacağız...
Dilerim, ordumuzda unutmaz.
Dostça kalın.
İçimden geldi, bugün de ben yayınlayayım dedim...
"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zafere beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!Memleketini en buhranlı ve müşkil anlarda zulümden, felâket ve musibetlerden ve düşman istilâsından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.Bugün, Cumhuriyetin onbeş yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk Milleti'nin huzurunda kahraman Ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.
Türk Vatanı'nın ve Türklük Camiası'nın şan ve şerefini dahili ve harici her türlü tehlikeye karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir iman ve itimadımız vardır.Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek, büyük bir feragatı nefis ve istihkarı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle Kara, Deniz, Hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve tebriklerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.
Cumhuriyet Bayramı'nın Onbeşinci Yıldönümü hakkınızda kutlu olsun."
Bizler unutmadık, unutmayacağız...
Dilerim, ordumuzda unutmaz.
Dostça kalın.
23 Ocak 2009 Cuma
Peygamber diyemedikleri için "Allah Dostu"
Bazı dostlarım; “Bizlerin gözlerinden kaçıyor ama zaman içinde anlatı ve eylemlerin nasıl farklılaştığını, bugünkü pek çok gelişmenin, geçmişteki hareketliliklerle tezat ve paradoks teşkil ettiğini, çeşitli yayın ve kişilerin açıklama - belgelerinden anlıyoruz…” diyorlar.
Dürüst ve namuslu kişi, netice olarak geçte olsa doğruyu bir şekilde yakalar dostlarım.
“Gün gelecek, bunların hepsi tek tek önümüze dökülecek ama maalesef o gün çok geç olmuş olacak” cümlesini yazılarımda defalarca boşuna mı yazdım…
Artık göreceğimizi gördük, anlayacağımızı anladık. Bu nedenle çaresizlik ve üzüntü içinde de olsa; “Biz cumhuriyetçiler için son kale olan ordumuz da artık yok…”
Şu an Ergenekon adı altında yapılanlar, toplumsal tepkilerin sınanması aşamasıdır.
Bu süreç, 2-3 ay kadar daha sürdürülür sanırım. Toplumun unutması, konunun kabuk bağlaması için bu süreç yeterlidir.
Kaldı ki, bu birkaç aylık süreç, netice olarak seçim sonuçlarının getireceği rahatlık ve avantajlarla da ilgili olarak yeni sürecinde başlangıcı olacaktır.
Şu an radikal islamcıların henüz çözümleyemediği ve tam anlaşma sağlayamadığı konu, Fetullah Gülen’in yasal durumu. Harıl harıl çözüm arıyorlar. ABD’li uzmanlarda yasalarımızı didik didik edip inceleyerek bir yasal açık yakalamaya ve kılıf bulmaya çalışıyor. Aslında bu açık bulundu ama akıllı birinin kalkıp oyunu bozma ihtimalinden çekiniliyor.
Bu nedenle kalkanlar sağlamlaştırılıyor.
Ve birde iktidar sorunu var. Bazıları (tarikatlar) Gülen, partinin başına geçsin diyorlar.
Bu biraz zor… İlkokul mezunu ve tüm yazıları başkaları tarafından kaleme alınmış bir insan bir şekilde ciddi olarak toplum karşısına ve sorulara muhataplığa çıkarsa, onun hali cahil Tayyip’ten de beter olur. Bunu çok iyi biliyor…
Kaldı ki; Hedef zaten halifelik….
Başbakanlık ve dahası cumhurbaşkanlığı bile kesmez…
Kula kulluk edecek, el etek öpecek, kıçını yalayacak insanlar lazım onlara…
Bu arada yeri gelmişken başka bir soruyu da yanıtlamış olayım.
Tarikat ve cemaatlerin, toplumun içine saldığı yüzlerce iki kişilik ekipler var. Bunlar, insanlara arkadaş, dost gibi yaklaşıp evlerine kadar girip, dağarcıklarındaki birkaç sure-dua ve aldıkları eğitimin katkısı ile ağzı laf yapan adamlar.
Görevleri bu. Yandaş ve mürid toplamak. Bir şekilde her haneye nüfuz etmek.
Bunlar, özellikle işyerlerinden başlayarak arkadaşlık ve sözde dostluklar kurmakta.
İlk başlarda; “Bizim siyasetle işimiz olmaz” diye başlarlar söze.
Ama yiyip içtikten, izzet ve ikram gördükten sonra dilleri açılı verir.
Ve ilk sözlerinden biri; “Gördüğüm mübarek Allah dostu…” cümlesidir…
Artık peygamber gelmeyecek. Peygamber dönemini Allah; “Sizlere artık peygamber gönderilmeyecek” diyerek kapamıştır.
Ne yapsın adamlar. Başka çareleri yok. Allah dostu diyorlar… Elleri mahkum…
Kimin Allah dostu olup olmadığını biz kullar asla söyleyemeyiz…
Bunu söylemek, haddini aşmanın ötesinde kulu günaha sokar.
Dünya hayatında ince bir ipin üzerindeyiz. Kimin Allah’a daha yakın yada uzaklığı ve dostluğu asla ama asla düşünülemez dahi.
Çünkü bu kul ile Allah arasındadır. Allah için yapılanların değeri de doğrudan Allah katından verilir. Bunun ne ve nasıl olduğunu konuşmak bile insanı günaha sokar.
Ama adamlar yürekli. Hedef ve maksuda ermek için dinen “yalan” söylenebilir, günah yoktur mantığı içindeki adamdan korkacaksın. Her şeyi yapar.
Bendeniz 53 yaşındayım ve bu yaşa kadar “seyyid” (peygamber soyundan gelme) olduğunu söyleyen o kadar çok insan gördüm ki, aklınız ve hafsalanız almaz…
Düşünün… Ben Türkiye’de bunu gördüm. Diğer İslam ülkeleri ne durumda acaba?.....
İşte bu adamlar bu kadar Allah’tan korkmaz, yürekli ve haddini aşan kişiler.
İşte Allah’la, dinle, mukaddes kitabımızla aldatma bu…
Bu “Allah dostları” (sünnet) derler….
Öncelik sünnete verilir. Şimdi dikkat edin nedenini açıklayacağım.
Kuran-ın okunması işlerine gelmez. Çünkü yüce kitap asla çarpıtılıp değiştirilemez.
Ama “Allah dostu” bu sünnettir dediği her şey sorgusuz ve sualsiz uygulanır.
İşte, peygamber efendimizin sünneti seniyeleri ile de böyle oynuyorlar.
Baştakilerin; “Sünnettir” demesi işi bitiriyor.
Kuran okuduğunu (Türkçe) öğrendikleri kişilere; “Aman ha korkarım. Yanlışlık olmasın. Şeytan vesvese vermesin dikkat” derler. Allah’ın koruması altındaki yüce kitabımıza hakarettir bu, ama gel anlat….
Oysa Kuran; “Bu kuran size apacık bilgi versin ve siz kullar bilmediğinizi öğrenesiniz diye verilmiştir” der…
Halkımız, dini açıdan Allah yolunda olmaya çalışıyor bu doğru ama dini bilgisi ya yok yada zayıf. İşte bu durum din bezirganlarına çok büyük avantaj sağlıyor.
Dostça kalınız.
Dürüst ve namuslu kişi, netice olarak geçte olsa doğruyu bir şekilde yakalar dostlarım.
“Gün gelecek, bunların hepsi tek tek önümüze dökülecek ama maalesef o gün çok geç olmuş olacak” cümlesini yazılarımda defalarca boşuna mı yazdım…
Artık göreceğimizi gördük, anlayacağımızı anladık. Bu nedenle çaresizlik ve üzüntü içinde de olsa; “Biz cumhuriyetçiler için son kale olan ordumuz da artık yok…”
Şu an Ergenekon adı altında yapılanlar, toplumsal tepkilerin sınanması aşamasıdır.
Bu süreç, 2-3 ay kadar daha sürdürülür sanırım. Toplumun unutması, konunun kabuk bağlaması için bu süreç yeterlidir.
Kaldı ki, bu birkaç aylık süreç, netice olarak seçim sonuçlarının getireceği rahatlık ve avantajlarla da ilgili olarak yeni sürecinde başlangıcı olacaktır.
Şu an radikal islamcıların henüz çözümleyemediği ve tam anlaşma sağlayamadığı konu, Fetullah Gülen’in yasal durumu. Harıl harıl çözüm arıyorlar. ABD’li uzmanlarda yasalarımızı didik didik edip inceleyerek bir yasal açık yakalamaya ve kılıf bulmaya çalışıyor. Aslında bu açık bulundu ama akıllı birinin kalkıp oyunu bozma ihtimalinden çekiniliyor.
Bu nedenle kalkanlar sağlamlaştırılıyor.
Ve birde iktidar sorunu var. Bazıları (tarikatlar) Gülen, partinin başına geçsin diyorlar.
Bu biraz zor… İlkokul mezunu ve tüm yazıları başkaları tarafından kaleme alınmış bir insan bir şekilde ciddi olarak toplum karşısına ve sorulara muhataplığa çıkarsa, onun hali cahil Tayyip’ten de beter olur. Bunu çok iyi biliyor…
Kaldı ki; Hedef zaten halifelik….
Başbakanlık ve dahası cumhurbaşkanlığı bile kesmez…
Kula kulluk edecek, el etek öpecek, kıçını yalayacak insanlar lazım onlara…
Bu arada yeri gelmişken başka bir soruyu da yanıtlamış olayım.
Tarikat ve cemaatlerin, toplumun içine saldığı yüzlerce iki kişilik ekipler var. Bunlar, insanlara arkadaş, dost gibi yaklaşıp evlerine kadar girip, dağarcıklarındaki birkaç sure-dua ve aldıkları eğitimin katkısı ile ağzı laf yapan adamlar.
Görevleri bu. Yandaş ve mürid toplamak. Bir şekilde her haneye nüfuz etmek.
Bunlar, özellikle işyerlerinden başlayarak arkadaşlık ve sözde dostluklar kurmakta.
İlk başlarda; “Bizim siyasetle işimiz olmaz” diye başlarlar söze.
Ama yiyip içtikten, izzet ve ikram gördükten sonra dilleri açılı verir.
Ve ilk sözlerinden biri; “Gördüğüm mübarek Allah dostu…” cümlesidir…
Artık peygamber gelmeyecek. Peygamber dönemini Allah; “Sizlere artık peygamber gönderilmeyecek” diyerek kapamıştır.
Ne yapsın adamlar. Başka çareleri yok. Allah dostu diyorlar… Elleri mahkum…
Kimin Allah dostu olup olmadığını biz kullar asla söyleyemeyiz…
Bunu söylemek, haddini aşmanın ötesinde kulu günaha sokar.
Dünya hayatında ince bir ipin üzerindeyiz. Kimin Allah’a daha yakın yada uzaklığı ve dostluğu asla ama asla düşünülemez dahi.
Çünkü bu kul ile Allah arasındadır. Allah için yapılanların değeri de doğrudan Allah katından verilir. Bunun ne ve nasıl olduğunu konuşmak bile insanı günaha sokar.
Ama adamlar yürekli. Hedef ve maksuda ermek için dinen “yalan” söylenebilir, günah yoktur mantığı içindeki adamdan korkacaksın. Her şeyi yapar.
Bendeniz 53 yaşındayım ve bu yaşa kadar “seyyid” (peygamber soyundan gelme) olduğunu söyleyen o kadar çok insan gördüm ki, aklınız ve hafsalanız almaz…
Düşünün… Ben Türkiye’de bunu gördüm. Diğer İslam ülkeleri ne durumda acaba?.....
İşte bu adamlar bu kadar Allah’tan korkmaz, yürekli ve haddini aşan kişiler.
İşte Allah’la, dinle, mukaddes kitabımızla aldatma bu…
Bu “Allah dostları” (sünnet) derler….
Öncelik sünnete verilir. Şimdi dikkat edin nedenini açıklayacağım.
Kuran-ın okunması işlerine gelmez. Çünkü yüce kitap asla çarpıtılıp değiştirilemez.
Ama “Allah dostu” bu sünnettir dediği her şey sorgusuz ve sualsiz uygulanır.
İşte, peygamber efendimizin sünneti seniyeleri ile de böyle oynuyorlar.
Baştakilerin; “Sünnettir” demesi işi bitiriyor.
Kuran okuduğunu (Türkçe) öğrendikleri kişilere; “Aman ha korkarım. Yanlışlık olmasın. Şeytan vesvese vermesin dikkat” derler. Allah’ın koruması altındaki yüce kitabımıza hakarettir bu, ama gel anlat….
Oysa Kuran; “Bu kuran size apacık bilgi versin ve siz kullar bilmediğinizi öğrenesiniz diye verilmiştir” der…
Halkımız, dini açıdan Allah yolunda olmaya çalışıyor bu doğru ama dini bilgisi ya yok yada zayıf. İşte bu durum din bezirganlarına çok büyük avantaj sağlıyor.
Dostça kalınız.
Etiketler:
blog,
Dış politika,
din,
Ekonomi,
etnik gruplar,
güncel,
günlük,
haber,
medya,
politika,
Siyaset,
tarikatlar,
yazarlar
16 Ocak 2009 Cuma
Eşkıya, "bal" gibi hükümdar oldu...
Tuncay Güney’i, vatandaşın verdiği vergilerle yayınını sürdüren, devletin TV kanalında (ben banttan izledim) izledik.
Daha öncede söyledim, bugün de yineliyorum ve işte bu yayında bunun kanıtı…
Radikal İslamcıların üst düzey beyin takımı gerçekten çok akıllı. Kime ve nasıl hitap edeceğini biliyor. Çok spesifik plan ve projeler yapmakta. Bunlara çok ama çok dikkat etmek gerek. Şakaya gelmez ve yaptıkları asla küçümsenemez.
Hele Türkiye gibi, yasaların “adamına göre muamele” ile işlediği-işletildiği bir ülkede daha da dikkat ve itina gerektir. İyide kim yapacak bunu?
Ülkenin kaynakları, “yağma Hasan’ın böreği”.
Ülkenin yasal imkan ve olanakları birilerinin at oynattığı sirk çadırı haline getirildi.
Asgari şu yayına bakıp; Doğru doneleri yakalayıp ortaya koyacak kaç kişi çıkabilir?
Aranan kanun kaçağı TV’ye çıkarılıyor…
Binbir sahtekarlığa bulaştığı, alenen ortaya çıkan bu kişiye halkın parasından (vergi) ödeme yapılıyor…
Yasalara göre yasak olan, devam eden mahkeme sürecine rağmen bu konularda yorum ve sözde açıklamalar yaptırılıyor…
Bu programda, kendisinin bulaştığı, yargılandığı ve tutuklama kararının çıktığı nedenlerin hiç biri ortaya konulup, sorulmuyor…
Kanada’da sürdürdüğü rahat ve lüks yaşamın kaynağı halen tam olarak bilinmemekte…
………
Çoğunluğu, analitik düşünce ve izandan uzak halkın önüne çıkarılıp, birilerine çamur atılmakta…
Belalı ve asla açıklanamayacak-çözülemeyecek konular birbirlerine bulaştırılarak içinden hepten çıkılamayacak arap saçı haline kasten getirilmekte…
Farklı grup, kişi ve kariyer sahiplerini aynı sahneye çıkartarak, tam bir akıl karışıklığı yaratılmakta…
Ve son derece başarılı olmaktalar…
Ülkemiz ve halkını çok iyi tanıyor, nasıl davranacaklarını biliyorlar.
………
Sakın kendimizi; “Bir gün gerçekler ortaya çıkar…” filan diye aldatmayalım.
Gerçek-gerçekler zaten ortada. Anlayan ve bilen zaten biliyor ve anlıyor.
Ama onların hedef aldığı ve hitap ettikleri zaten bu kişiler değil ki…
Bu kişiler bu ülkede %5-10 kadar.
Oysa kandırılmaya-aldatılmaya müsait kişi % 90-95.
İşte bu iş bu kadar basit…
Çamur at izi kalsın.
………
Konu ile ilgili olarak, Meclis araştırma ve soruşturması istenecek ve ilgili bakanlıklara sorular sorulacakmış.
Geçiniz…..
Atılan mermi bir “can”ı aldıktan sonra, ben bir “canımı” kaybettikten sonra, sen o mermiyi atanı yakalasan bile ne olacak…
O “can” bir daha geri gelebilir mi?
İllaki de bir canlı örnek mi gerek…
“Akan şehit kanı yerde kalmayacak….”
20 küsür senedir, akılla mantıkla izah edilemeyecek kadar çok şehit gördüm.
Ama bırakın “kanın yerde kalmamasını” giderek bu sayının arttığını görmek, eşkıyanın üstün hakimiyetini günden güne arttırdığını görerek yaşamak…
Kim demiş; “Eşkıya hükümdar olmaz…” diye.
İşte bu koyuyor adama…
Yeter mi?
Dostça kalınız.
Daha öncede söyledim, bugün de yineliyorum ve işte bu yayında bunun kanıtı…
Radikal İslamcıların üst düzey beyin takımı gerçekten çok akıllı. Kime ve nasıl hitap edeceğini biliyor. Çok spesifik plan ve projeler yapmakta. Bunlara çok ama çok dikkat etmek gerek. Şakaya gelmez ve yaptıkları asla küçümsenemez.
Hele Türkiye gibi, yasaların “adamına göre muamele” ile işlediği-işletildiği bir ülkede daha da dikkat ve itina gerektir. İyide kim yapacak bunu?
Ülkenin kaynakları, “yağma Hasan’ın böreği”.
Ülkenin yasal imkan ve olanakları birilerinin at oynattığı sirk çadırı haline getirildi.
Asgari şu yayına bakıp; Doğru doneleri yakalayıp ortaya koyacak kaç kişi çıkabilir?
Aranan kanun kaçağı TV’ye çıkarılıyor…
Binbir sahtekarlığa bulaştığı, alenen ortaya çıkan bu kişiye halkın parasından (vergi) ödeme yapılıyor…
Yasalara göre yasak olan, devam eden mahkeme sürecine rağmen bu konularda yorum ve sözde açıklamalar yaptırılıyor…
Bu programda, kendisinin bulaştığı, yargılandığı ve tutuklama kararının çıktığı nedenlerin hiç biri ortaya konulup, sorulmuyor…
Kanada’da sürdürdüğü rahat ve lüks yaşamın kaynağı halen tam olarak bilinmemekte…
………
Çoğunluğu, analitik düşünce ve izandan uzak halkın önüne çıkarılıp, birilerine çamur atılmakta…
Belalı ve asla açıklanamayacak-çözülemeyecek konular birbirlerine bulaştırılarak içinden hepten çıkılamayacak arap saçı haline kasten getirilmekte…
Farklı grup, kişi ve kariyer sahiplerini aynı sahneye çıkartarak, tam bir akıl karışıklığı yaratılmakta…
Ve son derece başarılı olmaktalar…
Ülkemiz ve halkını çok iyi tanıyor, nasıl davranacaklarını biliyorlar.
………
Sakın kendimizi; “Bir gün gerçekler ortaya çıkar…” filan diye aldatmayalım.
Gerçek-gerçekler zaten ortada. Anlayan ve bilen zaten biliyor ve anlıyor.
Ama onların hedef aldığı ve hitap ettikleri zaten bu kişiler değil ki…
Bu kişiler bu ülkede %5-10 kadar.
Oysa kandırılmaya-aldatılmaya müsait kişi % 90-95.
İşte bu iş bu kadar basit…
Çamur at izi kalsın.
………
Konu ile ilgili olarak, Meclis araştırma ve soruşturması istenecek ve ilgili bakanlıklara sorular sorulacakmış.
Geçiniz…..
Atılan mermi bir “can”ı aldıktan sonra, ben bir “canımı” kaybettikten sonra, sen o mermiyi atanı yakalasan bile ne olacak…
O “can” bir daha geri gelebilir mi?
İllaki de bir canlı örnek mi gerek…
“Akan şehit kanı yerde kalmayacak….”
20 küsür senedir, akılla mantıkla izah edilemeyecek kadar çok şehit gördüm.
Ama bırakın “kanın yerde kalmamasını” giderek bu sayının arttığını görmek, eşkıyanın üstün hakimiyetini günden güne arttırdığını görerek yaşamak…
Kim demiş; “Eşkıya hükümdar olmaz…” diye.
İşte bu koyuyor adama…
Yeter mi?
Dostça kalınız.
8 Ocak 2009 Perşembe
Sorular ve acı gerçekler
Yıllarca hep söylendi, yazıldı çizildi.
Ülkemiz, gerçek aydın ve cumhuriyetçileri bas bas bağırdı.
“Bunların demokratik haklarla bir ilişkileri ilgileri yok. Bunların tek hesabı cumhuriyet ve ulus devleti yıkıp yerine, şeriat yönetimi kurmak. Siyaset – politika asla ama asla dini düzen – yapı ve doneler üzerine yapılamaz. Böyle bir düzeni istemek ve yandaşı olmak, en başta sosyal adalet, kişi hak ve özgürlükleri ve netice olarak demokratik olmayan bir yönetime götürür….” Ve malum, dahası hep söylendi…
Bugüne dek yazdığım yazılara dikkatle bakarsanız; Aydın kesime ve doğrudan halkımıza hitap etmeye çalıştım. Ve bendenizde dilim döndüğünce bu konuyu bu çizgiden ele aldım.
Daha bir hafta öncesine kadar “Ermenilerden Özür Dileme” kampanyasına katılanları neden eleştirdim, eleştirdik…
Daha düne kadar, aydın geçinen yazarlara; “Demokrasi papağanlığı yapacağınıza, bu ülke gerçeklerine eğilip, yağmalanan ve yerle bir edilen cumhuriyet değerlerine sahip çıkın” diye neden feryat ediyoruz…
Yani işimiz gücümüz yok. Laf olsun diye, gerçek olmayan şeyler mi söylüyor ve uyduruk mesnetsiz hikayeler yaratıp, birilerine çamur atma yada iftira peşindemiyiz…
Bu daha ne kadar açık söylenebilir?
Bugün yaşadığımız olayların, yapı taşları ve belgeleri ile ilgili daha başka ortaya ne koyulabilir?
Ülkemiz insanı, her şeyden önce bilgide “fakir”, kültürde “yoksun” olduğu gerçeğini hem bilmiyor ve hem de bu gerçekle yüzleştiğinde bu kez de “yiğitliğe bok sürmemek için” kabul etmiyor. Varsa yoksa hamaset. Varsa yoksa sözde milliyetçilik.
Beyler… Bu işler meydanlarda elinde bayrak sallamakla, camına çerçevene bayrak ve Atatürk posteri yapıştırmakla olmuyor.
Gezin blog sayfalarını. Bayrak, Atatürk resimleri ve cumhuriyetle ilgili malzeme dolu…
Sayfaların ziyaretçilerine bakın bakalım kaç kişi.
Birde İslamcı sayfalara girip bakın. Bakın bakalım ziyaretçi sayıları ne anlatıyor.
En anlaşılır ve kısa yoldan bir kez daha yineleyeceğim.
Türkiye’de çok partili döneme geçildiği ve ilk seçimlerin yapıldığı dönemde, gelen yeni iktidarla birlikte Türkiye dışa bağımlı ve başka ülkelerin kontrolüne terk edildi.
İşçi – köylü yani emekçi ülkesi olan ülkemiz halkı sürekli yalan ve sahtekarlıklarla kapitalistlerin “sağcı”ların kucağına atıldı.
Geçin komünizmi, solculuk bu ülkede dinsizlik – imansızlık diye anlatıldı ve halkımızın çok ciddi bir bölümü bugün bile hala bunun gerçek olduğunu söyleyebiliyor.
Böyledir… Kişi eğer doğrudan gerçek bilgiye kendisi ulaşamaz ise birileri o boşlukları dolduracaktır. Bu da burada yalan dolan iftira olarak karşımıza çıkıyor.
İşte bu şekilde sağcı hükümetler gerçekte çok az olan ülkemiz sermayedarlarını palazlandırarak çoğalttılar. Doların bir gecede %200 arttığı günün bir gün öncesinde, birilerinin evini barkını-altınını parasını dövize yatırdığını kaç kişi biliyor.
Bu adamlar kim? Bu bilgi nereden geldi? Bu neden yapıldı?
Sağcı iktidarlar eğitim ve öğretimdeki yapı taşlarını teker teker bozarken, eğitim kurumları eğitim veremez hale gelirken çok konuşuldu ama sonuç değişmedi.
“Üniversite için kurs almak şart” – “Üniversite soruları kursta açıklanıyor ama normal sıradan okul kitaplarında bu konu yok bile”…
Bu sanki olması gereken bir doğru gibi yutturulurken halka aydın geçinen it-kopuk sadece bakıyordu…
Uluslararası anlaşma ve ticari işbirliği adı altındaki yutturmacalarla tarım alanlarımız daraltıldı. Köyünde son derece verimli olan köylü, şehirlere göçe zorlandı.
Üretimin azalması bir yana üretim kalemleri azalma çalışmaları yapıldı.
Arada gelen bazı solcu yada koalisyon hükümetleri bu durumu düzeltmeye çalıştılar ama sonuç almaları mümkün değildi. Çünkü, anlaşmalar ve atılan imzalar, bırakın kendi dönemlerini daha sonraki yılları da kapsıyordu. Yani, felaketi gören hükümetlerinde elleri kolları bağlanmış durumda idi.
Bu arada başka anlaşmalar yaparak bu zararları telafi etmek isteyen gerek lider ve hükümetler ise görünmez (!) el ve çalışmalarla al aşağı edildiler….
Tabi bu arada bazı darbeler yaşadık… Bugün hala doğru anlatısının zor bulunduğu örneğin 1960 ihtilali.
Geçen zaman içinde anlatı ve yorumlar dahası gerçekler saptırılarak vatan hainleri – sahtekarlar sütten çıkmış ak kaşık haline getirildiler. Neden acaba bu dava dilekçelerinden başlayarak isnat edilen suçlar, mahkeme tutanakları, ifadeler bir türlü ciddi olarak kamu oyu ile paylaşılmadı. Yayınlamaya kalkan gazeteler daha 2. yayın gününde bu yayınları kestiler.
Yine bu arada, Talat Aydemir olayını yaşadık… Tek kelimesi gerçeği yansıtmayan ifade anlatı ve bayanatlarla…. Bugün dahi; “Yahu nedir bu olayın aslı” diyen yada “Budur” deyip anlatan yazar çizer aydın mı var?....
Anlatmaya çalıştığım; Sağcı hükümetler kendilerine verilen görevi bu ülkede yaptılar. Bu bugünlerin alt yapısı idi. Arada bir kurumlar henüz işlerliğini yitirmediği için, gerek erken seçimlerle hükümet değişiklikleri ve gerekse başkaca darbeler – ihtilaller yaşadık.
Ama artık bugün çok farklı…
Artık her yanımızdan kuşatıldık…
Ülkenin artık ödenmesi mümkün olmayan bir borcu var.
Üretimimiz, üç otuz parayla önümüzdeki onlarca yıllık ipotek altına alınmış.
Sermaye ve para hareketlerinin yönetimi artık islami sermayenin eline geçmiş.
“Sağcılık-solculuk artık kalmadı” yutturmacası ile sosyal sınıf farklılıkları büyütülerek uçurum haline getirilmiş ve bu arada emekçinin sendika-sosyal hak ve iş güvenliği çizgilerinde tüm hakları ellerinden alınmış.
Yoksul hale getirilip, açlık çizgisinde olan halk sigorta-sağlık ve asgari geçim şartları da elinden alınmak üzere.
Eeeee…. Totaliter bir yönetim için bunlar olmazsa olmazlardır elbet.
“Milliyetçiyim” der, Türklüğü orta Asyalarda aramaya kalkarsan,
“Milliyetçiyim” der, İstiklal Marşımız okunurken adam gibi hazır ol da durmak yerine, elinle kolunla sapık-supuk işaretler peşinde olursan,
“Milliyetçiyim” der, sivilce kadar beyninle faşist bir partide çözüm ararsan, elbette başına gelecekler bugün bu ve yarının karanlıkları olacaktır.
“Atatürkçüyüm” der, O’nun “Nutuk”unu okumamışsan,
“Atatürkçüyüm” der, müteahhitler partisi peşinde koşarsan,
“Atatürk’ün kurduğu parti” der, Atatürk’ün dışladığı politikaları uygulayan parti olduğunu anlamazsan-bilmiyorsan,
“Cumhuriyetçiyim” der, cumhuriyetin kaleleri tek tek yıkılır ve ele geçirilirken kılını kıpırdatmayan partiye hala yandaşlık ediyorsan,
“Cumhuriyetçiyim” der, Meclis’te cumhuriyet aleyhine alınan kararları destekleyen partilerden hala dingilce beklentilerin varsa,
Bu ülkenin aydınları gerçek cumhuriyetçileri teker teker içeri alınarak, susturulup saf dışı edilirken; “Mutlaka bir suçları var” diye düşünüyorsan,
Yine bu ülkenin aydınları gerçek cumhuriyetçilerine atılan iftiraları, çamurları anlamıyordan öte, kalkıp birde internet üzerinden; “Bakın bu adam Kürtlerin yandaşı imiş” diyerek, bu namussuzluklara birde alet oluyorsan…
Gelecekten; kendin, ailen, çoluk – çocuğun, ülken için ne bekleyebilirsin.
Bunu “hak” ettin mi ki…
Kendi ülkesi elden gitmiş, Filistin derdinde millet.
İsrail elbette sütten çıkmış kaşık değil ama, asıl ateş kesin bitmesinden sonra Hamas’ın İsrail’e yaptığı saldırılar basınımızda medyada hiç yer almadı. İsrail roketleri ile vurulan okuldaki öğrencileri halkımıza gösterenler, Hamas’ın İsrail’de vurduğu çocukları neden göstermiyor acaba?
İşte, böyle tek taraflı yada yanlı yayınlara aldanırsa kişi ne yaptığını bilemez.
Camilerde, bağış kutularında 3 günde Filistin için 6 milyon dolar toplandığını biliyor musunuz?
Bu bağış paraları kimlerin cebine girdi acaba?
Daha ne diyeyim dostlar.
Sahteker, üç kağıtçı insanımızın bazı şeyler işine de geliyor.
Eskiden bir kız, tecavüze uğradığı zaman uğradığı sonuç nedir hepimiz biliyoruz.
Ama bugün öyle mi; İş çok kolaylaştı artık.
“İmam nikahlı kısa bir birlikteliğim oldu”….
Dedin mi iş bitti…
Dostça kalınız.
Ülkemiz, gerçek aydın ve cumhuriyetçileri bas bas bağırdı.
“Bunların demokratik haklarla bir ilişkileri ilgileri yok. Bunların tek hesabı cumhuriyet ve ulus devleti yıkıp yerine, şeriat yönetimi kurmak. Siyaset – politika asla ama asla dini düzen – yapı ve doneler üzerine yapılamaz. Böyle bir düzeni istemek ve yandaşı olmak, en başta sosyal adalet, kişi hak ve özgürlükleri ve netice olarak demokratik olmayan bir yönetime götürür….” Ve malum, dahası hep söylendi…
Bugüne dek yazdığım yazılara dikkatle bakarsanız; Aydın kesime ve doğrudan halkımıza hitap etmeye çalıştım. Ve bendenizde dilim döndüğünce bu konuyu bu çizgiden ele aldım.
Daha bir hafta öncesine kadar “Ermenilerden Özür Dileme” kampanyasına katılanları neden eleştirdim, eleştirdik…
Daha düne kadar, aydın geçinen yazarlara; “Demokrasi papağanlığı yapacağınıza, bu ülke gerçeklerine eğilip, yağmalanan ve yerle bir edilen cumhuriyet değerlerine sahip çıkın” diye neden feryat ediyoruz…
Yani işimiz gücümüz yok. Laf olsun diye, gerçek olmayan şeyler mi söylüyor ve uyduruk mesnetsiz hikayeler yaratıp, birilerine çamur atma yada iftira peşindemiyiz…
Bu daha ne kadar açık söylenebilir?
Bugün yaşadığımız olayların, yapı taşları ve belgeleri ile ilgili daha başka ortaya ne koyulabilir?
Ülkemiz insanı, her şeyden önce bilgide “fakir”, kültürde “yoksun” olduğu gerçeğini hem bilmiyor ve hem de bu gerçekle yüzleştiğinde bu kez de “yiğitliğe bok sürmemek için” kabul etmiyor. Varsa yoksa hamaset. Varsa yoksa sözde milliyetçilik.
Beyler… Bu işler meydanlarda elinde bayrak sallamakla, camına çerçevene bayrak ve Atatürk posteri yapıştırmakla olmuyor.
Gezin blog sayfalarını. Bayrak, Atatürk resimleri ve cumhuriyetle ilgili malzeme dolu…
Sayfaların ziyaretçilerine bakın bakalım kaç kişi.
Birde İslamcı sayfalara girip bakın. Bakın bakalım ziyaretçi sayıları ne anlatıyor.
En anlaşılır ve kısa yoldan bir kez daha yineleyeceğim.
Türkiye’de çok partili döneme geçildiği ve ilk seçimlerin yapıldığı dönemde, gelen yeni iktidarla birlikte Türkiye dışa bağımlı ve başka ülkelerin kontrolüne terk edildi.
İşçi – köylü yani emekçi ülkesi olan ülkemiz halkı sürekli yalan ve sahtekarlıklarla kapitalistlerin “sağcı”ların kucağına atıldı.
Geçin komünizmi, solculuk bu ülkede dinsizlik – imansızlık diye anlatıldı ve halkımızın çok ciddi bir bölümü bugün bile hala bunun gerçek olduğunu söyleyebiliyor.
Böyledir… Kişi eğer doğrudan gerçek bilgiye kendisi ulaşamaz ise birileri o boşlukları dolduracaktır. Bu da burada yalan dolan iftira olarak karşımıza çıkıyor.
İşte bu şekilde sağcı hükümetler gerçekte çok az olan ülkemiz sermayedarlarını palazlandırarak çoğalttılar. Doların bir gecede %200 arttığı günün bir gün öncesinde, birilerinin evini barkını-altınını parasını dövize yatırdığını kaç kişi biliyor.
Bu adamlar kim? Bu bilgi nereden geldi? Bu neden yapıldı?
Sağcı iktidarlar eğitim ve öğretimdeki yapı taşlarını teker teker bozarken, eğitim kurumları eğitim veremez hale gelirken çok konuşuldu ama sonuç değişmedi.
“Üniversite için kurs almak şart” – “Üniversite soruları kursta açıklanıyor ama normal sıradan okul kitaplarında bu konu yok bile”…
Bu sanki olması gereken bir doğru gibi yutturulurken halka aydın geçinen it-kopuk sadece bakıyordu…
Uluslararası anlaşma ve ticari işbirliği adı altındaki yutturmacalarla tarım alanlarımız daraltıldı. Köyünde son derece verimli olan köylü, şehirlere göçe zorlandı.
Üretimin azalması bir yana üretim kalemleri azalma çalışmaları yapıldı.
Arada gelen bazı solcu yada koalisyon hükümetleri bu durumu düzeltmeye çalıştılar ama sonuç almaları mümkün değildi. Çünkü, anlaşmalar ve atılan imzalar, bırakın kendi dönemlerini daha sonraki yılları da kapsıyordu. Yani, felaketi gören hükümetlerinde elleri kolları bağlanmış durumda idi.
Bu arada başka anlaşmalar yaparak bu zararları telafi etmek isteyen gerek lider ve hükümetler ise görünmez (!) el ve çalışmalarla al aşağı edildiler….
Tabi bu arada bazı darbeler yaşadık… Bugün hala doğru anlatısının zor bulunduğu örneğin 1960 ihtilali.
Geçen zaman içinde anlatı ve yorumlar dahası gerçekler saptırılarak vatan hainleri – sahtekarlar sütten çıkmış ak kaşık haline getirildiler. Neden acaba bu dava dilekçelerinden başlayarak isnat edilen suçlar, mahkeme tutanakları, ifadeler bir türlü ciddi olarak kamu oyu ile paylaşılmadı. Yayınlamaya kalkan gazeteler daha 2. yayın gününde bu yayınları kestiler.
Yine bu arada, Talat Aydemir olayını yaşadık… Tek kelimesi gerçeği yansıtmayan ifade anlatı ve bayanatlarla…. Bugün dahi; “Yahu nedir bu olayın aslı” diyen yada “Budur” deyip anlatan yazar çizer aydın mı var?....
Anlatmaya çalıştığım; Sağcı hükümetler kendilerine verilen görevi bu ülkede yaptılar. Bu bugünlerin alt yapısı idi. Arada bir kurumlar henüz işlerliğini yitirmediği için, gerek erken seçimlerle hükümet değişiklikleri ve gerekse başkaca darbeler – ihtilaller yaşadık.
Ama artık bugün çok farklı…
Artık her yanımızdan kuşatıldık…
Ülkenin artık ödenmesi mümkün olmayan bir borcu var.
Üretimimiz, üç otuz parayla önümüzdeki onlarca yıllık ipotek altına alınmış.
Sermaye ve para hareketlerinin yönetimi artık islami sermayenin eline geçmiş.
“Sağcılık-solculuk artık kalmadı” yutturmacası ile sosyal sınıf farklılıkları büyütülerek uçurum haline getirilmiş ve bu arada emekçinin sendika-sosyal hak ve iş güvenliği çizgilerinde tüm hakları ellerinden alınmış.
Yoksul hale getirilip, açlık çizgisinde olan halk sigorta-sağlık ve asgari geçim şartları da elinden alınmak üzere.
Eeeee…. Totaliter bir yönetim için bunlar olmazsa olmazlardır elbet.
“Milliyetçiyim” der, Türklüğü orta Asyalarda aramaya kalkarsan,
“Milliyetçiyim” der, İstiklal Marşımız okunurken adam gibi hazır ol da durmak yerine, elinle kolunla sapık-supuk işaretler peşinde olursan,
“Milliyetçiyim” der, sivilce kadar beyninle faşist bir partide çözüm ararsan, elbette başına gelecekler bugün bu ve yarının karanlıkları olacaktır.
“Atatürkçüyüm” der, O’nun “Nutuk”unu okumamışsan,
“Atatürkçüyüm” der, müteahhitler partisi peşinde koşarsan,
“Atatürk’ün kurduğu parti” der, Atatürk’ün dışladığı politikaları uygulayan parti olduğunu anlamazsan-bilmiyorsan,
“Cumhuriyetçiyim” der, cumhuriyetin kaleleri tek tek yıkılır ve ele geçirilirken kılını kıpırdatmayan partiye hala yandaşlık ediyorsan,
“Cumhuriyetçiyim” der, Meclis’te cumhuriyet aleyhine alınan kararları destekleyen partilerden hala dingilce beklentilerin varsa,
Bu ülkenin aydınları gerçek cumhuriyetçileri teker teker içeri alınarak, susturulup saf dışı edilirken; “Mutlaka bir suçları var” diye düşünüyorsan,
Yine bu ülkenin aydınları gerçek cumhuriyetçilerine atılan iftiraları, çamurları anlamıyordan öte, kalkıp birde internet üzerinden; “Bakın bu adam Kürtlerin yandaşı imiş” diyerek, bu namussuzluklara birde alet oluyorsan…
Gelecekten; kendin, ailen, çoluk – çocuğun, ülken için ne bekleyebilirsin.
Bunu “hak” ettin mi ki…
Kendi ülkesi elden gitmiş, Filistin derdinde millet.
İsrail elbette sütten çıkmış kaşık değil ama, asıl ateş kesin bitmesinden sonra Hamas’ın İsrail’e yaptığı saldırılar basınımızda medyada hiç yer almadı. İsrail roketleri ile vurulan okuldaki öğrencileri halkımıza gösterenler, Hamas’ın İsrail’de vurduğu çocukları neden göstermiyor acaba?
İşte, böyle tek taraflı yada yanlı yayınlara aldanırsa kişi ne yaptığını bilemez.
Camilerde, bağış kutularında 3 günde Filistin için 6 milyon dolar toplandığını biliyor musunuz?
Bu bağış paraları kimlerin cebine girdi acaba?
Daha ne diyeyim dostlar.
Sahteker, üç kağıtçı insanımızın bazı şeyler işine de geliyor.
Eskiden bir kız, tecavüze uğradığı zaman uğradığı sonuç nedir hepimiz biliyoruz.
Ama bugün öyle mi; İş çok kolaylaştı artık.
“İmam nikahlı kısa bir birlikteliğim oldu”….
Dedin mi iş bitti…
Dostça kalınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)